Suriye’de ilk gün ve Palmira

Gaziantep’te bize Suriye yolculuğumuzda eşlik edecek olan rehberimizi de yanımıza aldıktan sonra otobüsümüz yönünü Kilis- Öncüpınar sınır kapısına çevirdi. Hava artık iyice kararmış durumda. Şehrin ışıklarını arkamızda bırakarak yağmurla birlikte yolculuğumuza devam etmekteyiz.Adının Muhammed olduğunu öğrendiğimiz genç rehberimiz sınır kapısında yapılacak olan işlemler ve bizim yapmamız gerekenler hakkında bilgi verdikten sonra sınır  kapısına geldiğimizde önümüzde işlemi yapılan bir otobüs ve birkaç otomobil gördük.. Demir kafeslerle ayrılmış bir bölümde onlarca küçük araç görülüyor. Rehberimiz bunların gümrükte bağlanmış araçlar olduğunu söyledi.

İşlem yaptırmak için sırada bekleyen, araçlarına inen-binen bayanların çoğunlukta olduğu bir grup ilgimizi çekti. Bayanlar bizlerin yatak çarşafı ya da sofra altı şeklinde kullandığımız örtülere benzeyen örtülerle tepeden tırnağa kendilerini sarmışlar, bürünmüşler. Rehberimiz Suriye’nin sınıra yakın köylerinde oturanların alışveriş için ve hastane için Gaziantep’e günübirlik giriş-çıkış yaptıklarını  bu grubun da onlardan biri olduğunu belirtti. Özellikle doktor ve hastane ihtiyacı için Türkiye’ye gelmekteler.Bir buçuk saat kadar süren bekleme ve işlemden sonra otobüsümüz hareket ediyor. Otobüse binmeden önce Suriye kapısında yapılan bagaj kontrolünde bir koli suyun görevlilerce alındığını görüyoruz. Şoförümüz bunların sınır kapısında alışılmış durumlar olduğunu, kendi kapımızda da bir kutu Nescafe bıraktığımızı belirtiyor. Gümrük kapılarında hala devam eden bu durum aklımıza uymasa da yapılacak pek bir şey yok; aksi halde işlemler uzatılabiliyor.

Olayla ilgili yorum yapmamayı tercih edercesine kimseden ses çıkmıyor. Saat 23:00 civarında Suriye topraklarına geçiyoruz. Girişte tek tük evleri ile Halep köylerinden birini karanlıkta seçmeye çalışıyorum. Beyaz, tek katlı ya da iki katlı evler gittikçe sokaklara ulaşıyor. İlerlediğimiz stabilize yolun bitiminde Antep Bulvarı adı verilen asfalt yola çıkılıyor. Henüz mahalle bakkallarının açık olduğu görülüyor. Bulvar üzerinde yer yer yüksek avlu duvarları içindeki lüks villalar gecede siluet   halinde seçiliyor.

Carefour, İstikbal  tabelaları tanıdık bir yüz gibi gözümüze  çarpıyor. “Bu yoldan gündüz geçip çevreyi görmek isterdim” diye geçiriyorum içimden.Rehberimiz kısa bir süre sonra geleceğimiz petrol istasyonunda aracımızın yakıt alırken, isteyenlerin de orada açık olan döviz bürosunda para değişimi yapabileceğini belirttiğinden, beylerin bir kısmı döviz işlemleri için döviz bürosuna yönelirken, bir kısmı sigarasının dumanını Halep akşamına savuruyor. Döviz bürosunun yan tarafındaki WC’de tek giriş ve iki kapı olduğunu gördüğümüzde , WC’yi önce bayanlar sonra baylar şeklinde sıra ile kullanmayı hiç konuşmadan anlaştık.

İlk şaşkınlığı tuvalet taşını gördüğümde yaşadım.  Seramik taşla döşenmiş tabanın ortasında oval şekilde açılmış bir oyuk ve  içine yerleştirilmiş gider haznesini fark ediliyor. Bizim tuvaletlerimizde kullanılan taşlardaki ayak basma yerlerinin olmaması bu şekli yabancılama neden olsa da önümüzdeki günlerde pek çok yerde aynı yapıya rastladığımızı söyleyebilirim.  Lavabo çıkışından sonra otobüsümüze kadar olan  ara yolu çamurları sıçratmama özeni ile geçtikten sonra otobüs basamakları önüne serdiğimiz gazeteler üzerinde ayakkabılarımızı olabildiğince temizleyip tekrar yerimizi aldık.Otobüs içinde yapılan soğuk-sıcak içecek servisi ile kendimize geldikten sonra gruptaki pek çok kişi yakınları ile telefon görüşmeleri yapıyor; biz de çocuklarımızla görüşüp bundan sonra kapsam dışına çıktığımızı ve telefonlarımızız uluslar arası görüşmelere açık olmadığından gezi dönüşüne kadar görüşemeyeceğimizi bildirdik..Rehberimiz Suriye’ye kuzey ucundan giriş yaptığımızı, güneye doğru yol aldığımızı, sabahın ilk saatlerinde ilk varış noktamız olan Palmira’da olacağımızı söylüyor. Güneye doğru ineceğimizi Halep-Hama-Humus’u gece geçeceğimizi, Humus’tan sonra batıya doğru 153 km  gideceğimizi, toplamda 470 km yol ile Palmira’ya ulaşacağımızı belirtiyor. Günün yorgunluğu yavaş yavaş gözlerimize iniyor.

Geçtiğimiz yerlerin yer yer uzaktan, yer yer yakından görülen ışıkları ve yağmurun eşlik ettiği gecede, yolcuların bazen boyun ağrısı, bazen ayak karıncalanması ile kesilen uykusu ile yol almaya devam ediyoruz.Rehberimizin “Günaydın” diyen mikrofonik sesi ile her birimiz boynumuzu ya da kolumuzu ovuşturarak kendimize gelmeye çalıştığımızda sabahın ilk ışıkları ile aydınlanmaya çalışan Palmira’ya girmekte olduğumuzu gördüm.Henüz sabah uykusunu açmamış olan şehirde evlerin perdeleri kapalı ve sokaklar boş. Bazı iş yerlerinin akşamdan kalma neon lambaları hala yanmakta. Otobüsümüz bir sokakta kenara yanaşıp durduğunda yolun karşısında polis merkezi olduğunu düşündüğüm bir bina görüyorum. Bu sırada rehberimiz sokağın karşısındaki bir başka binayı göstererek kahvaltı yapmak üzere gideceğimiz restoran olduğunu söyledi.

Yağmurun dinmiş olduğunu ama sabah serinliğinin sokakların nemine karışarak yüzüme vurduğunu hissediyorum. Sabahın temiz serinliği hepimize iyi geldi. Restoranın giriş bölümünde geniş bir lobi ve rahat koltuklar göze çarpıyor. Bizler bir kısmımız merdivenlere yönelirken bir kısmımız da asansörle kahvaltı yapacağımız teras katına yöneldik..Masaların ve servisin hazır edilmiş, görevliler işinin başında. Bayan tuvaletlerinde iskambil kağıdında karo kız, erkek tuvaletlerinde karo papaz simgelerinin kullanılmış olması dikkatimizi çekti. Bu sırada arkadaşımız “Burada  papazı-kızı karıştırmışlar ” diyerek espriyi patlattı..

Tuvalet ve lavabolarda da Türkiye’de 20-25 yıl önce rastladığımız özensizlik görülmekte. Su var, deterjan var, her yer seramikle kaplı ancak belli ki temizlik ve hijyen anlamında modern anlayış yok diye düşünmekten kendimi alamadım. Ellerimi sabunlamanın verdiği rahatlık ve yüzümüzü yıkamanın aydınlığı ile kağıt havlu ile kurulandıktan sonra kapıdaki karo kıza bir gülümseme atarak kahvaltı servisine geçtim.Kahvaltı salonunun doğu ve güney yönü tamamen cam ile kaplı, doğu tarafındaki dağların başındaki sabah kızıllığını ve yavaş yavaş yükselen kor kırmızı bir top şeklindeki güneş rahatlıkla görülüyor.. Güneşin sarı-turuncu halelerle tutuşturduğu gökyüzü yer yer morluklarla dağların tepesi ile öpüşüyor. Çoğumuz teras balkonuna çıkarak bu anları fotoğraflıyoruz.Güney tarafında ise uzaklarda beyaz-boz tepeler ve bir şehir yıkıntısı olduğunu düşündüğümüz sütunlu kalıntıları seçiliyor. Gözümüzü biraz daha batıya doğru çevirdiğimizde gördüğümüz tepeler arasındaki yer Maan Kalesi . Rehberimiz bu yerleri gezi sırasında göreceğimizi belirtti.Bulunduğumuz restoran binasının hemen önünde başlayıp çevreye doğru yayılan sık zeytin ağaçları , hurma ağaçları ve  palmiyeler sabah güneşinin aydınlığında parıldıyor.

Bu sırada güneş yükselmeye devam ediyor. Rehberimiz Palmira’nın bulunduğu havza içinde bir vaha  gibi olduğunu, buranın palmiyelerle ve zeytinliklerle dolu olduğunu ancak kendi çevresindeki 250-300 kilometrekarelik alanın kurak bir çöl olduğunu söylüyor. Palmira’nın bu çöl olan ortasında yeşillik görülecek tek alan olduğunu belirtiyor.Bu sırada hepimiz acıktığımızı hissediyoruz ve masalarımıza yöneliyoruz. İlk hayal kırıklığını demli bir çay isteği ile çeşmesini çevirdiğimiz semaverden çay yerine nescafe akması ile yaşıyoruz. “Çay” diye arandığımızda garson diyebileceğimiz kişi karton kutular içindeki poşet çayları ve sıcak su dolu çaydanlığı işaret ediyor. Buna da razı olup nescafe yerine çayı –sallama- tercih edenimiz çoğunlukta oluyor.Servis masalarına yöneldiğimizde çeşitli reçeller, peynirler, zeytinler, gözleme türü ve yufka türü ekmekler görüyoruz.

Bir zeytin şehrinde olduğunuzu düşünerek tabağımıza zeytinler alıyoruz. Haşlanmış yumurta masanın en tanıdık kahvaltılığı olarak geliyor bize, ayrıca yoğurdun sadece kahvaltıda sunulduğunu buradaki büyük yoğurt kasesini gördüğümüzde öğreniyoruz. Sonraki sabah kahvaltılarında da yoğurt sunumunu her gün  görüyoruz, ancak diğer öğünlerde yoğurt verilmiyor.Sallama çayımı bir şeker eşliğinde hazırladıktan sonra, ince ekmekten bir lokma alıyorum ve ekmeğin tuzsuzluğunu  çayımın şekerine karıştırıyorum; ikinci adımda ağzıma iştahla attığım zeytinin acı tadı ile lokmam boğazımda kalıyor. Yutmakla yutmamak arasındaki kararsızlığı bir yudum daha çay alarak bir karara bağlıyorum ve yutuyorum.

Acı zeytinin gözümden getirdiği yaş ile karşımda oturan eşime ve diğer arkadaşlara bakıyorum. -Zeytin terbiye etmeyi bilmediklerine kanaat getiriyoruz.- Yol arkadaşlarımızın akşamdan kalma yol kumanyalarına giden elleri,  masaya bizim terbiyeli zeytinlerimizi, küpecik peynirini, peynirli börekleri ortaya çıkarıyor. Bunları hızla diğer masalara da paylaştırıp kahvaltıya devam ediyoruz.Balkonda bir süre daha manzarayı seyrederken, kahvaltı üzerine sigara içerek kendilerince saadet dakikaları yaşayan arkadaşlara “hala bu kötü alışkanlık mı?” diye takılmaktan kendimi alamadım. Bu sırada kolumun, boynumun biraz daha yumuşadığını, ayaklarımın bugünün gezisine hazır olduğunu hissetmek sevindirici idi.  Palmira’nın antik kalıntılarını görmek için tekrar otobüste yerlerimizi aldık.Bu sırada şehrin yavaş yavaş uykusunu açtığını, açılan perdelerden anlaşılıyor. Bugün Cuma ve Müslümanların tatili olduğu için işyerleri kapalı , sokakta fazla kişi  görülmüyor.

Tek katlı, iki katlı hatta bazen  üç katlı olan taş evlerin sıraladığı dar sokaklardan geçiyoruz. Evlerin dış boyası olmaması  tüm şehri taşın boz rengine boyamış. Rüzgarla, yağmurla, isle ve diğer etkilerle kirlenen evlerin dış yüzeyleri bana, toprakla oynamış, çamura bulanmış eli yüzü yıkanacak çocukları anımsatıyor.     “ Palmira; UNESCO tarafından 1980 yılında Dünya Miras Listesi’ne alınan bir şehir. Şam’ın  kuzeydoğusunda, Humus’un  doğusunda ve Fırat’ın güneybatısında bir vaha üzerinde kurulmuş.

Kentin adının Suriye çölünün ticari kervanlarının geçiş noktasında olması sebebiyle “Çölün Gelini” de denilen “ Tedmur”olduğu,  Babil tabletlerindeki kayıtlardan anlaşılmış. Fransız arkeologlara göre  Palmira’nın tarihi M.Ö. 19. yüzyıla kadar gerilere gitmekte. Yunan ve Roma kaynaklarında ise 1. yüzyıldan itibaren kayıtlara rastlanılmış. Tadmor veya Tedmür şehrin İbranice ismi olduğu ve mucize anlamına geldiği bilinirken, Palmira isminin nereden geldiği ve anlamı bilinmemekte. Bazı akademisyenlerce bölgede sıklıkla görülen palmiye ağaçlarından geldiği düşünülmekte.    Aramilerin bölgeye yerleşmesiyle Palmiralıların kültürü Yunan-Roma ve İran  izlerini birlikte barındırmaya başlamış. Romanlılardan sonra Bizanssın etkisine giren  Palmira’da eski dönemden kalan tapınaklar Bizans döneminde kiliseye çevrilmiş ve Süryani toplumunun bir merkezi haline gelmiş.

Halife Ebu Bekir döneminde, Palmira’ya ilk müslüman gruplar 634 yılında ulaşmış ve  Halid bin Velid tarafından aynı yıl fethedilmiş.  Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılında doğuya yönelmesiyle SuriyeOsmanlı İmparatorluğu’nun bir eyaleti olmuş. Osmanlılar tarafından özerklik tanınan Lübnan Prensi II. Fahreddin  Palmira kentine hakim tepeye Fahrettin al Maani kalesini yaptırmış. Ancak daha sonra Fahreddin  isyan etmesi nedeniyle  yakalanarak idam edilmiş. Palmira kenti I. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti’nin elinde kalmış.    Palmira’da mezar süslemeleri ve mezar mimarisi gelişmiş. Mezarların yüksek kuleler şeklinde üst üste yer aldığı , katlardaki çekmecelere ölülerin konulduğu kalan kalıntılardan anlaşılmakta. Yine kanalizasyon sistemi, su yolları ve hamamlara ait  kalıntılar bulunmakta.

Baal Tapınağı  başlı başına Palmira’nın bir simgesi olmuş. “Yarhibol-Güneş” ve “Aglibol-Ay” tanrıları ile bu toprakların bereketi sayılan büyük tanrı “Ba’al” için yapılmış tapınak kalıntıları yüzyılların izlerini günümüze taşımakta.      Palmira’dan  burada iz bırakan tüm medeniyetlerin mimari bilgisi ve becerisi karşısında hayranlık ve hayret karışımı duygularla ayrılırken otobüsümüz yönünü Şam istikametine çevirdi.  Yolun sol yanında bize eşlik eden palmiyeler arasında çevrenin mimari tarzına uygun taşlardan yapılmış modern bir bina görülmekte, rehberimiz buranın Dedeman Oteli olduğunu belirttiğinde, memleketten tanıdık birine rastlamış gibi otobüs penceresinden oteli selamlayıp yolumuza devam ettik. Yolun sol yanında bir süre daha mezar kalıntıları ile yol arkadaşlığını sürdürdükten sonra son yeşil görüntüyü de ardımızda koyup  iki tarafımızda geniş düzlükler , yer yer küçük kum tepecikleri ile devam eden çöl kuraklığına bıraktık kendimizi.

Bu sırada güneş  biraz daha yükselmiş durumda. Saat 09:15..Hepimiz sabah  hissedilir soğukta yaptığımız uzun gezinin ardından otobüsün sıcak rahatlığına bıraktık kendimizi. Ardından yapılan sıcak çay ve kahve servisi ile içimizi de ısıttıktan sonra kimimizin gözleri usul usul kapanmaya başlarken  kimimiz gözlerimizle  çölün bomboş düzlüğüne dalıp gittik..     Rehberimiz Şam- Bağdat yolunda olduğumuzu bu yol üzerinde duraklayabileceğimiz tek yerin Bağdat Cafe  denilen bir yer olduğunu, orada mola verebileceğimizi ardından yolumuzun Maaloula olduğunu ve oraya öğleye doğru ulaşabileceğimizi belirtti. Yazının devamında yolculuğa birlikte devam edelim.