ŞAİR EŞREF VE ŞİİR DİLİ

Her işin ârifidir, bilmediği varsa eğer,

Zevk-i nâmus u hamiyyet ile vicdân gibidir

Şair Eşref (1847-1912), Osmanlı Devleti’nin son asrını yaşamış son bürokratlardan olup Kırkağaç, Gelenbelidir. Dedesi ünlü matematikçi Gelenbevȋ İsmail Efendi’dir. Medrese tahsili gördü, ileri derecede Arapça ve Farsça öğrendi. Kâtiplikle başladığı memurluk hayatı 1878’de İstanbul’da kazandığı imtihandan sonra kaymakam olarak devam etti. Edebiyata dair hafızada, unutulmuş veya belki de unutturulmuştur. Mezarı Kırkağaç’tadır. Şiiriyatı içindeki şu mısralar en çok bilinenlerdir; kezâ Kırkağaç’ta bulunan mezar taşına yazılmıştır:

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,

Gelmesin red eylerim billah öz kardeşimi

Gözlerim ebna-yı âdemden ol rütbe yıldı ki

İstemem ben tek çalmasınlar taşımı!

Mezar taşına yazılan bu manzumesindeki “Gözlerim insanlardan o kadar yıldı ki mezar taşımı çalmasınlar yeter” şeklindeki isteğine rağmen mezar taşı iki defa çalınmıştır. Bu hırsızlık olaylarından sonra Kırkağaç belediyesi, şairin mezar taşını tekrar yaptırmış ve ayrıca anısına şehir merkezinde büstü dikilmiştir. Şairin rağbet ettiği edebiyat meclislerinin bulunduğu, şiirlerinin çıktığı mecmuaların çoğunun basıldığı yere bakıldığında, şairin mahfillerde tanınmasında İzmir’in büyük bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır ki kezâ, ailesi İzmir’de ikâmet etmekteydi. Bu sebebe binâendir, İzmir’in meşhur bulvarlarından birisine “Şair Eşref” isminin verildiğini burada zikretmek gerekir. Bu meyanda, şairin memleketi Kırkağaç kazası zikredilince hemen akla meşhur Kırkağaç kavununun geldiği fakat Şair Eşref’in isminin unutulduğu görülmektedir. Kezâ, N. Demir Çınar’ın mısralarında şöyle geçer: “Ey Eşref! Acı bir gerçektir diyeceklerim / Artık herkes çalışıyor ipe sermeye unu / Bundan da acı bir tek şey var âlemde / Senden daha meşhurdur Kırkağaç’ın kavunu!”

* Resim: Şair Eşref’in Kırkağaç’taki büstü

Eşref şüphesiz, Osmanlı devrinde bilhassa İzmir civarı olmak üzere, Mısır ve İstanbul’da edebi faaliyet göstermiş, kitapları bütününde ve ayrıca birçok mecmuada hiciv (= taşlama [satiric]) şiirleri çıkmış, hatta birçoğu neşredilmemek suretiyle başka yerlerde bulunmakla birlikte, çok sayıda şiire imza atmış önemli edebi simâlardan birisiydi. II. Abdülhamid’i ve dönemin bazı kişi ve kişilerinin devlet işlerindeki şahsi ve tabii menfaatçi tutum ve hareketlerini eleştirdiği “Deccal I-III”, “İstimdad”; Türk’e sevdalı İran şahı Muzaffereddin Kaçar’ı övdüğü “Şah ve Padişah”; Namık Kemal ile kendisini konuşturarak kaleme aldığı ve bu eserdeki şu beyitle “Neden Osmanlıyız bilmem ki biz Türk oğluyuz!” diyerek dikkat çektiği “Hasbihal yahut Eşref ve Kemal” ve İran’daki yönetimi devralan Muhammed Ali Şah’ın cuntasını eleştirdiği “İran’da Yangın Var” başlıca eserleridir. Şiirlerinde zikrettiği veya işaret ettiği kişiler, doğrudan hedef aldığı devlet görevlileri yahut usulsüz devlet uygulamalarını icra eden, rüşvetçi, ahlaksız, liyâkatsiz, adam kayırmacı memurlar, müdürler, reisler (başkanlar) vs. idi. Eşref’in şiir diline düşen bu kişiler haddizatında halk tarafından ve bittabi gadre uğramış memurlar tarafından özellikle hainlikleri, adaletsizlikleri sebebiyle kıyasıya eleştirilirdi. Eşref, toplum meselelerinde yanlış bulduğu şey neyse bunu dile getirmezse yaşayamayacağını, kendini haksız bulsa bile eleştirmeden duramayacağını bildirerek şiir dilinin amacını özetlemiştir: “Eylemem ölsem de kızbi ihtiyar / Doğruyu söyler gezer bir şairim / Bir güzel mazmun bulunca Eşrefâ / Kendimi hicveylemezsem kâfirim”. Hatta şöyle bir tespit tam yerindedir: “Türk edebiyatının en büyük hiciv ustası”. Daha da ileri bir tespitte ise şöyle söylemek uygunluğu arttırır: “Nef’ȋ başta olmak üzere Türk edebiyatında hiciv şiirleriyle tanınan tüm heccâv şairlerin kronolojik olarak en sonda gelenlerinden ama hepsinin ustası, Neyzen Tevfik’in ise hocası”. Eşref ile ilgili genel bir külliyat, hatıralar ve Eşref ile ilgili yazılmış yazıların topladığı bir derleme olarak H. Yücebaş’ın “Şair Eşref, Bütün Şiirleri ve 80 yıllık Hatıraları (İstanbul, 1984)” isimli esere mutlaka bakmak elzemdir.

Doğu Anadolu ve Karadeniz de dahil olmak üzere birçok bölgede kaymakamlık yaptı ama özellikle Ege’de, İzmir’e yakın kazâlarda kaymakam olarak görev yaptı ve hayatının son demlerinde vali yardımcılığı görevini ifâ etmiş Osmanlı devlet adamlarındandı. Fakat aynı zamanda II. Abdulhamid devrinin 1902’de sürgün edilmiş üdebâsından olduğu belirtilmelidir. 1903’te Mısır’a gitmek zorunda kalmış, ayrıca aralıklarla Fransa, İsviçre ve Kıbrıs’ta ikâmet etmiştir. Meşrutiyet’in ilânından sonra yurda dönmüş, tekrar vazife almıştır. Üstat Eşref’in en önemli özelliği, şiir dilini bıçağın keskin kenarı gibi kullanarak hedef aldığı kişiyi adeta sözleriyle kesmesi, hatta yer yer argo kelimelerle parça parça hale getirerek kişiye haddini bildirmesidir. Yani Eşref, keskin sözlerle rüşvetçi, gözü parada sözü ise “din-i İslam”da veya bedeni namazda beyni fitnede ve fesatta olmak suretiyle yüce dini kullanarak devlette üst kademelere gelmeye çalışan devlet yöneticilerini yerden yere vurmuş, mevcut yönetimin olumsuzluklarını dile getirerek liyâkatsiz atamaları, adam kayırmacılığı, ispiyoncu müfteriliği, selim görünen habisleri eleştirmiştir. Hakikaten bakıldığında Eşref; şark kurnazı, çoğu taşralı (taşralı olmak kabahat olmamakla birlikte), menfaatperest, rütbe ve makam meraklısı, çoğu görgüsüzlükten, ayak takımından gelen ve ancak yalakalıkla, adam kayırmacılıkla bir yerlere gelinebileceğini düşünen ve tabii bu yolla yükselmiş ve bu yolla kendisi gibi aynı çap ve seviyeden adamlarını memuriyete sokan, bir yerlere yerleştiren, adam kayırma ve torpiller sebebiyle devletin işleyiş mekanizmasını sakata uğratan sözde makam sahibi olmuş kişileri gözünden tanır. Bu kişilerin devlet idaresinde, müdȋrlikte vs. yer almayı, makam-mansıp sahibi olmayı namuslarından değerli bulduklarını, hatta bu kişilerin gözlerinin o denli körleştiğini yazarak bunların doğru bildiklerini, inandıklarını bile söyleyemeyecek hale getirildiklerini, zihinlerinin tutsaklaştırılarak hareket edemeyecek vaziyette mütemadiyen icbar edildiklerini bildirir. Karaktersizleşen bir güruhun idaredeki varlığından bahseder. Bu varlığa muhalif duran tavrı hakikatte, fikir hocası Namık Kemal’den itibaren, kanıyla canıyla hakikaten Türk olan aydınların zihninde yeşeren hürriyet fikrine üslupça en sivri, ama haktan, hukuktan, doğruluktan yana istikamet kazanmış bir hal getirerek edebi dilde hüviyet kazandırmış, savunduğu fikri müteakipleriyle yükseltmiştir ve tabiatıyla, en geniş çerçevede “hürriyet” ve devlet vazifesinde “namus” ve “dürüstlük”, Eşref’in şiirinde muazzez bir ifade alanı bulmuştur.

Sürgündeyken Mısır’da çıkardığı “Deccal” serisinden şu mısraları okumak bile Eşref’in dilini, felsefesini ve tabii şiir yazmaktaki asıl amacını anlamaya ilk başta  kâfidir.DECCAL (İkinci Kitap, Eser: Eşref, Mısır: 1907)’den:

Cihanda var mıdır bizler kadar bilmem garez-mu’tâd?

Görürsek kimde âsâr-ı liyâkat eyleriz berbâd,

Edilmez mi teessüf? Bizdeki erbâb-ı isti’dâd

Olur mu câzibe, seyr eyle, her mahbûb-ı gül-femde?

Kemâl olmaz mekâtibden yetişmiş her bir âdemde,

Şehâdetnâmeli câhil mi istersin bu âlemde?

Mâarif şimdi bizde meyvasız eşcâra dönmüştür.

***

Cehâlet âdemi mahrum eder her bir saadetten

Cehâlettir cihanda var ise eşna’ esaretten

Uzağa gitme, Eşref! Bu yakınlarda cehâletten

Koca milletin ikbâli bak idbâra dönmüştür.

Etmeden tahkik hiç söz söylemem bir şahs için

Eski bir darb-ı meseldir gerçi orman taşlamak;

Hicvedersem hâlini zâhid, günah ettin, deme!

Din-i İslam’da sevaptır çünkü şeytan taşlamak!

***

Düşme davaya uyuş, asla güvenme hakkına,

Şimdiki hâkimlerin izhâr-ı hak menfurudur!

Eyleme hükkâmdan hükkâma arz-ı iştikâ,

Bu meseldir: İt itin her yerde mȋrâhurudur!

***

Nâzır-ı … … beyefendi dün gece,

Hürmüz’ün kerhânesinde bir güzel zevk eylemiş,

Şöyle ki, nimet-tesadüf o gece ağuşuna

Zevcesi hanımefendiyi kader sevk eylemiş!

Toprak altında da olsam bulurum,

Erişir burnuna birkaç tekmem,

Can verip kurtulurum zannetme,

ŞEYTAN EL ÇEKSE DE BEN EL ÇEKMEM!