KADERİMİZ

Yazı dizimizin konsepti gereği sizleri özellikle 80’li ve birazda 90’lı yıllara;  o yıllardaki köylerimizdeki, şehrimizdeki hatta zaman zaman da ülkemizdeki ve Dünya’daki yaşantıdan bahsederek geçmişe götürmeye çalıştım. Bu 18. ve son yazım olacak. 18 sayısının hepimiz için bir anlam ifade ettiği malum, en başta şehrimizin plaka numarası. Benim için farklı bir yönü ise güzel memleketimize veda ettiğim yaşım. Evet 18 yaşında üniversite okuma hayali nedeniyle ayrıldığım şehrimize hayat koşulları gereği bir daha kalıcı olarak dönmek nasip olmadı. Bayram ve yaz tatillerinde yaptığımız ziyaretlerde yıllar içerisinde şehrimizin değişimine şahit olduk. Özellikle bizim çocukluğumuzun geçtiği yeşillik alanlara yapılan binalar, parklar, caddeler ile birlikte çocukluğumuzun şehri  çok farklılaşmıştı. Sizlerle 4-5 aydır birlikteyiz, bu süreçte çok olumlu tepkiler aldım. Bana gönlünüzde bir yer ayırdınız, bunun için herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Şimdi gelelim bugün ki ve son yazımızın konusuna;

             Şu fani dünyada canlı ve cansız her varlığın bir kaderi vardır. Bugün ki konumuz ise insanların ve şehirlerin kaderleri olacak. Geçtiğimiz günlerde bir araştırma yaparken şöyle bir habere rastladım. Herkes kendi memleketinde yaşasaydı illerin nüfusu nasıl olurdu? Şehrimizin nüfusuna baktığımda 673.944 yazıyordu. Bu hiç de azımsanmayacak bir sayı idi. Aynı yılda gerçek nüfusumuzu araştırdığımda ise 195,789 sayısına ulaştım. Yani insanımızın 2/3 ten daha fazlası şu veya bu şekilde memleketinden uzakta yaşıyordu. Biraz daha gerilere gittiğimde 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında ilimiz nüfusunun 157.219 olduğunu gördüm. 2000 yılında 270.355 olan nüfusumuz ise 2020 yılına gelindiğinde 192.428  olmuştu. Burada bu konunun nedenlerini irdelemeyeceğim. Bunun sebepleri zaten herkes tarafından biliyor ve tahmin ediliyordur. Ama buradan hareketle, memleketimizden ayrı yaşamak neden bizim kaderimiz olsun bu konu beni ziyadesiyle düşündürmektedir.

80’li yıllarda  büyüklerimiz konuşurken  duyardık. Çevreden, köylerden, komşulardan şu kişi İstanbul’a, Ankara’ya ya da İzmir’e taşındı diye anlatırlardı.  O zamanlar bu durumun nedenlerini anlamlandıramazdık veya düşünemezdik. Kimi insanlarımızın asker, polis veya diğer memuriyet görevleri itibariyle şehrimizden ayrılmak zorunda kalması normal karşılanabilir. Ancak çoğu hemşerimiz ise iş bulmak umuduyla büyük şehirlere göç ediyor, köylerimiz ve mahallelerimiz boşalıyordu. Köylerimizde tarlalarımız bölünmek suretiyle artık yeterince kişiyi geçindiremez hale gelmişti. Şehrimizde ise istihdam kaynağı olan birkaç kamu ve özel sektör yatırımından başka iş imkânı maalesef yoktu. Bunun doğal sonucu olarak da insanımız da iş bulmak ve daha iyi bir gelecek ümidiyle hemen yanı başımızdaki başkentimiz olmak üzere büyükşehirlere göç etmek durumunda kalıyordu.  Yani bizim köylerimiz ve şehrimiz gün ve gün, adeta insanlarımızı dışarıya kusuyordu.

            Şehrimizin bu kaderini nasıl değiştirebiliriz; Elbette bu hepimizin elini taşın altına koyması gereken bir konu ancak en çok da yöneticilerimizin ve varlıklı insanlarımızın müdahale edebileceği bir sorun; hatta geniş ölçekte ülkemizin temel bir sorunu olarak da nitelendirebiliriz. Son yıllarda yapılan birkaç yatırımla bu makus talihimizi biraz döndürmeye çalışmış olsakta bunun nüfusa etkisini henüz göremedik. Bu anlamda yapılan yatımlar için emeği geçen kim varsa hepsine ayrı ayrı teşekkür etmek gerekiyor. Bu konudaki yapılacak olan her adımı da canı gönülden desteklediğimi belirtmek isterim. Gençlerimizin artık kendi şehirlerinde öğrenim görebilmelerini ve iş alanı bulabilmelerini son derece önemsiyorum.

Ayrılık bizim de kaderimiz olacaktı.18 yaşımızda üniversite okumak için ayrıldığımız ata topraklarına bir daha geri dönemeyecektik. Çevremde biraz araştırma yaptığımda aynı benim gibi   komşularımızdan, köylümüzden ve arkadaşlarımdan her haneden en az birkaç kişinin büyük şehirlerde yaşadığına şahit oldum. Evet bizler 80’li yılların çocukları, 90’ların büyük hedef ve hayalleri olan gençleri, 2000’li  yılların ise bir taraftan iş hayatı diğer taraftan evlenerek çoluk çocuğa karışan ve yoğun bir çalışma hayatı yaşayan insanları olarak, Rabbim ömür verirse ileri yaşlarda da dede, nine olup torun sevecek duruma geldiğimizde dahi kaderimiz, memleketimizden ayrı kalmak mı olacak bilemiyorum ama aklımızın bir köşesinde her zaman güzel Çankırımız, insanlarımız, şehrimizde yaşadığımız anılar, dostluklar ve arkadaşlıklar yerini koruyacak.

 Bizim de nasibimizde, kaderimizde bu şekilde bir ömür geçirmek  varmış.

TEŞEKKÜR EDİYORUM.

            Yazı dizim boyunca beni yalnız bırakmayan ve olumlu mesajlar ileten siz değerli okuyucularıma, sosyal medya aracılığı ile bizleri takip eden kıymetli dostlara, yazılarımın sizlere ulaşmasını sağlayan Gazetemiz  personeline, Karatekin Gazetesi sahibi ve beni sizlerle buluşturan kıymetli arkadaşım sayın Kazım KAYIKÇI beye  ve  son olarak yazılarımın tashih edilmesinde hiçbir zaman desteğini esirgemeyen abim emekli astsubay Ali Osman BOYACI’ya şükranlarımı sunarım. 

Sizlere kıymetli şairimiz Necip Fazıl KISAKÜREK’in   “Ömrün ilk yarısı; İkinci yarısını beklemekle, İkinci yarısı da; İlk yarısının hasretiyle geçer.” sözü ile Allaha Ismarladık diyorum. Sağlıcakla kalınız efendim.