Günümüzde Ermeni Meselesi ve Türkiye

Yrd. Doç. Dr. Erhan METİN
Dicle Üniversitesi
Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi
Tarih Öğretmenliği Anabilim Dalı
Günümüz siyasi hayatında ve ülkeler arası platformda sık sık karşımıza çıkan konulardan biri Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihi gelişimi ve bu gelişim sürecindeki Ermeni soykırım iddialarıdır. Bu sözde iddialar Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Türk milletini ağır ithamlar altında bırakmıştır. Tarihçiler bu iddialara bilimsel açıdan yaklaşıp, ele geçen kaynaklar dahilinde objektif açıklamalar getirmeye ve cevapsız bırakılan sorulara cevap vermeye çalışmışlardır. İlk olarak Ermenistan neresidir, Ermeniler nereden gelmişlerdir ve menşeleri nedir? Sorularına eldeki veriler doğrultusunda cevap vermek gerekir.

“Ermenistan” olarak tabir edilen bölge halkının, İran hâkimiyetinden sonra Arap, Roma ve Bizans hâkimiyetinde yaşamalarını müteakip, Selçuklu idaresine girmesi üzerinde duran Krayblis, şunları yazmaktadır “ Arapların, Romalıların, Bizanslıların istilasıyla geçmiş olan bu üç, dört asırda esaslı bir Ermeni hükümeti teşkil edilemediğinden, bugün ise XV asırdan beri istiklallerini kaybetmiş olduklarından Ermenilerde Balkan toplumlarında görülen “mazi kudreti” ve “mazi hissi” alanında uyandırılacak bir maneviyat yoktur.” Sınırlarının kesin olarak belirlenemediği Ermenistan olarak varsayılan ve her geçen gün değişebilen topraklar; “sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca bir çok devletlerin işgal ve istilasına uğramış bir “geçit ve çarpışma sahası” olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı ve mütecanis bir Ermenistan devleti mevcut olmamıştır”.

Orta Asya’dan gelen Türkler, Anadolu’nun kapısını araladığında Anadolu Bizans idaresinde bulunuyor, Ermeniler de bu idareye tâbi olarak yaşıyorlardı. Bizans idaresinde bulunan Ermeniler, bu idarenin maddi, manevi baskısı ve zulmü altında inliyorlardı. O devirde yaşayan Urfalı Ermeni tarihçi Mateos bu feci durumu şöyle tasvir eder. “Ermeni milleti esaret altına alındı bütün memleketimiz kan içinde kaldı ve bu kanlar memleketimizin bir ucundan öbür ucuna kadar bir derya gibi akıp taştı”.  Bir Ermeni yazar da Ermeniler üzerindeki Bizans zulmünü şöyle anlatıyor: “Selçuklu harekatından yıllarca evvel, Bizans hakimiyetine girmiş bulunan Ermeni prenslikleri, Bizans-Ortodoks baskısı altında inim inim inlemişlerdir, Doğu Anadolu’da bulunan Ermeniler Bizans tarafından târumar edilmiş ve en nihayetinde Orta Anadolu’ya göç etmeye mecbur kalmışlardır. Bizanslılar Ermenilere öyle baskılar yapıyor, akla gelmedik öyle vahşiyane işkenceler tatbik ediyorlardı ki, izahı gayri kabildir… Mesela: Ermenilerin Ortodoks mezhebine girmeleri için, her nevi zoru kullanmaktan asla çekinmemişler ve mezhep değiştirmek istemeyen Ermenilerin ağızlarına eritilmiş kurşun dökerek fecinin fecisi ölümlere muhatap etmişlerdi. Bizanslıların bu akıl almaz vahşetleri neticesi yüz binlerce Ermeni imha olup gitmişti…”  Ermenileri, Bizans zulmünden çekip kurtaran Türkler olmuştur. Selçuklu Türkleri Anadolu’ya geldiklerinde Anadolu topraklarını Ermenilerden değil, Bizanslılardan fethetmişler, Ermenileri katliama ve sürgüne tabi tutan da Bizanslılar olmuştur.   Bizans döneminde baskı ve zulme uğrayan Ermeniler, bölgeye Selçukluların hakim olmasıyla rahat ve huzurlu günlerin başladığını hissetmişlerdir. Ermeni tarihçi Mateos “Türkler Anadolu’yu Bizans’tan aldıktan sonra Ermeniler gerçekten kurtulmuşlardı. Türklerin, İslamiyet’in gereği dini müsamahalarındandır ki, Ermeniler dinlerini koruyabilmişlerdir” “Malazgirt Zaferinden sonra da Türk idaresi, adaleti ve inanç hürriyetinden yeterince istifade etmişlerdir.” diyerek dünya milletlerine Türk milletinde mevcut olan içtima-i adalet anlayışını aktarmıştır.  Bugün İstanbul’da Gregoryen-Ermeni Patrikhanesi ile bir Ermeni cemaatinin varlığı da bunu göstermektedir. Osmanlı Devletinde Ermenilerin ticaretten sanata, sanattan edebiyata musikiye kadar her alanda kendilerini gösterebildikleri aşikârdır. Ermeniler, Osmanlı Devlet yönetiminin kendilerine tanımış olduğu adalet ve hoşgörüye duyarsız kalmamışlardır. Öyle ki Ermenilerin büyük bir kısmı anadil olarak Türkçe’yi kullanarak Ermeni alfabesi ile Türkçe yayın bile yapmışlardır. Türk Musikisi aralarında çok yayılmış ve klasik Türk musikisi dalında Ermeni bestekârlar dahi yetişmeye başlamıştır (Tatyos Efendi, Bimen Şen, Nikagos vb…).Böylece Ermeniler Türk kültürünü en fazla benimseyen azınlık durumuna gelmişlerdir.
Bütün şehir, kasaba ve köylerde sanatların büyük kısmı Ermenilerin elinde idi. İstanbul’da ticaretle uğraşırlar, bazı resmi dairelerde çalışırlardı. Rum isyanını müteakip, Rumlardan boşalan Osmanlı Hariciyesini Ermeniler doldurmuştu.  Ülkenin en varlıklı vatandaşları durumundaydılar. Sarayın en seçkin hizmetleri, mesela Hazine-i Hassa Nazırlığı başta olmak üzere çeşitli görevler verilirdi. Ermeniler Tanzimat döneminde Dış işleri başta olmak üzere, çeşitli bakanlıklar, elçilikler, müfettişlik ve müsteşarlık gibi en üst düzey görevlere getirildiler.  Bütün bunlar gösteriyor ki, Türkler hakimiyeti altında tuttuğu halkların iç yapılarına müdahale etmeden sadece haricen idare etmekle yetinmektedir. Bu sebepten Türkiye’deki azınlıkların muhtariyetinin her bakımdan ileri Avrupa ülkelerindekinden daha mükemmel ve tam olduğu ortadadır.  Anlaşılmayan tek husus Osmanlı hükümetince izlenen hoşgörü politikasına ve Ermenilerin bu hoşgörüye karşılık olarak Osmanlı Devletine bu denli bağlı olmalarına rağmen Türk-Ermeni ilişkilerinin niçin bozulduğudur?  Bu iki milletin insanları bunca seneden sonra neden birbirine düşman olmuşlardır?

Türklerin Ermenilere bu derece güvenmesi ve idarenin her kademesinde onları görevlendirmesi üzerine; o zamana kadar İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikan kiliselerinin dinen ilgilendiği Ermeni cemaatine bu sefer de İngiltere, Fransa, ve Rusya hükümetleri doğrudan doğruya el atarak onlarla yakından alakadar olmaya başlamışlardır.   İngiltere, Fransa ve Rusya Ermenilerle alakadar olmaya çalışmalarının gerçek amaçları;  Ermenilerin zaten sahip oldukları hakkı almalarına yardımcı olmak mı yoksa kendi siyasi çıkarları mıdır?

Ermeni Meselesinin ortaya çıkış sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1)    Şark Meselesinin gereği Avrupalı emperyalist devletlerin teşvikleri,
2)    Fransız ihtilali ile tüm dünyaya yayılan milliyetçilik akımının tüm uluslar gibi Ermenileri de etkilemesi,
3)    Son Dönemlerde Osmanlı Devlet idaresinin işleyişindeki bozulmalar,
4)    Osmanlı Devletinden ayrılmak peşinde koşan Hristiyan unsurların bu hareketlerinin Ermenilere ayrı bir devlet kurma uğrunda örnek olması,
5)    Batıdan gelen Hristiyan misyonerlerin kendilerine hedef olarak Ermenileri seçmesi ve Ermeni toplumunu bu uğurda Osmanlı Düşmanı olarak örgütlemeye başlaması,
Yukarıda Ermeni meselesinin başlıca sebeplerini ana başlıklar altında kısaca sıraladıktan sonra bu sebeplerin içeriklerinde hangi ayrıntıların bulunduğunun ortaya konması gerekir.

Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde Ermenilerin devlet yönetimiyle ilgili bir problemi görülmezken devletin zaafa uğradığı XIX.yy’ın son çeyreğinden itibaren, özellikle yabancı devletlerin Osmanlı Devletine karşı sürdürdükleri politikalarının bir parçası olarak bu cemaati tahrik etmeye ve dini, siyasi ve ekonomik menfaatleri doğrultusunda kullanmaya başladılar. Avrupa devletlerinin takip ettikleri bu politika Şark Meselesi olarak şöhret bulmuştur.  Bu nedenle “Ermeni Meselesi”, müstakil bir konu değildir. Aslında Türk milletinin meselesi de değildir. Suni olarak ortaya çıkarılan bu mesele Şark meselesinin bir parçasıdır. Şark Meselesi, Türk Milleti ve Devletlerine (Selçuklu, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti) karşı Batılı Emperyalist devletler ile son yüzyıllarda Rusya tarafından takip edilen, temelinde batı emperyalizminin, Türk düşmanlığının, İslam aleyhtarlığının yattığı politikanın genel adı olmuştur. Batı dünyası 1815 Viyana konferansında “Şark Meselesi” olarak adını koyduğu bu politikayı hayata geçirebilmek için her türlü metodu kullanmıştır. Şark Meselesi Avrupa devletlerinin planlı entrikalarla Osmanlı topraklarını parçalayarak kendi aralarında bölüşmelerini ifade eder. Şark Meselesi doğrultusunda kullanılan bu metotlardan biri de Osmanlı Devletinin Millet-i Sadıkası “Ermeniler” olmuştur

Osmanlı Devleti Sadece ekonomik potansiyeli ile değil Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birbirine bağlayan kara ve deniz yollarına egemen olmasıyla dünyada eşi bulunmaz bir Jeo-stratejik öneme sahipti. Bu öneme binaen Deli Petro ve Napolyon “İstanbul’a sahip olan dünyaya hakim olur.” demişlerdi. Bu yüzden tarih boyunca Osmanlı Toprakları büyük güçlerin özel ilgilerini çekmiş, şark meselesinde de onların çatışma alanını teşkil etmiştir.  Osmanlı Devleti üzerinde oynan bütün oyunların, altında yatan acı gerçek de hiç şüphesiz bu emperyalist hedefler ve ütopyalar olmuştur.

Günümüze gelindiğinde Ermenilerin tarihsel süreç içerisinde yaşamış oldukları tüm acıların dünya kamuoyunda Türkiye Cumhuriyetine fatura edilmesinin altında da emperyalist ulusların tarihte yarım bıraktıkları senaryolarının bu son perdesi yatmaktadır. Emperyalist uluslar diye ifade edebileceğimiz güçler gerek Çanakkale örneğinde gerekse istiklal harbinde hesap edemedikleri birlik, beraberlik, vatan millet sevgisi ve samimiyet denilen Anadolu insanını saldırılara karşı harekete geçiren ve etten duvar olmaya götüren duyguların ortaya çıkardığı tabloyla yüzleşmek zorunda kalmışlardır. İstiklal Harbinde bağımsızlığını kimseye vermeyeceğini örnekleriyle ortaya koyan ve ülkesinin sınırlarını misak-ı milli olarak ifade eden Anadolu insanı imzaladığı Lozan Antlaşması ile de sınırları içerisinde yaşamayı kabul eden her bir vatandaşını dil, din, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin vatandaşı kabul ettiğini tüm dünyaya ilan etmiştir. Anayasanın onuncu maddesi ile de her bir vatandaşının vatandaşlık hakları da garanti altına alınmıştır. Dolayısıyla günümüzde uluslar arası platformlarda sözde soykırım iddialarını dile getiren ve bunun üzerinden Türkiye Cumhuriyetine yönelik haksız ve düşmanca emeller ve ithamlar yönelten Ermeni diasporası ile Türkiye sınırları içerisinde yaşamaya karar vermiş ve Lozan antlaşmasında bu kararlarını resmi olarak tasdiklemiş Ermeni vatandaşlarımız birbirinden kesin çizgilerle ayrı tutulmalıdır. Öyle ki Türkiye sınırları  içerisinde yaşayan vatandaşlık hak ve ödevlerine bağlı Ermeni kökenli vatandaşlarımızın sözde soykırım iddialarına karşı takınmış olduğu tavır ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan dolayı duymuş oldukları memnuniyetin dünya kamuoyuna duyurulması önem taşımaktadır. Ermeni Diasporasının dünya üzerinde kurmuş oldukları soykırım büroları, soykırım müzeleri diktikleri soykırım anıtları Ermeni diasporasının, Yahudi soykırımı modelini örnek aldıklarını ve bu plan programın arkasında da kimlerin olduğunu açıkça göstermektedir. Tarihte ki Yahudi soykırımı ile özdeşim kurmaya ve Yahudi soykırım sürecini izleyen Ermeni Diasporasının hesap etmediği tek husus Osmanlı Devletinin tarihinde kesinlikle sistematik ve kasıtlı bir soykırım sürecine rastlanamayışıdır. Adolf Hitler’in önderliğinde Nazi Almanya’sının Yahudilere yönelik uyguladığı soykırımın hem nitelik, hem de nicelik olarak sözde Ermeni iddiaları ile eş değer tutulamayacak kadar birbirinden ayrı olmasıdır.  Sözde Ermeni İddiaları, tarihi belgelerle karşılaştırıldığında Osmanlı Devletinin 1915 Ermeni Tehcirinde kesinlikle sistematik bir soykırım uygulamadığı açıkça görülmektedir. Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da komitacı Ermenilerin gerek ermeni köyleri gerekse Müslüman köylerine karşı yapmış oldukları saldırıları önlemek bölgede yaşayan masum ermeni halkını her türlü karışıklık ve anarşiden uzak tutarak daha güvenli yerlere göç ettirerek ikametleri sağlamak amacıyla uyguladığı bir iskân hareketidir. Öyle ki tehcir kanunu çıktıktan sonra İslamiyeti kabul ettiğini ilan eden ve Müslüman halk ile iç içe geçtiğini kaynaştığını ilan eden ermeni ailelerin yerlerinde kalmasına dahi müsaade edilmiştir. Ermeni iddialarındaki gibi bir soykırım olsa idi ermeni ailelerin ihtida hareketine dahi bakılmaksızın hepsinin katledilmiş olması gerekirdi. Osmanlı devleti tehcir kanunu ile ileriki dönemlerde bölgede çıkartılmaya çalışılan gayrimüslim ve Müslim çatışmasının önüne geçmeye ve bölgedeki gayrimüslim vatandaşlarını daha güvende yaşayabilecekleri bölgelere yerleştirme siyaseti gütmüştür. Tehcire tabi tutulan Ermeni Vatandaşlarının güven içerisinde yer değiştirmelerinin temini için yazılı emirler ile muhafız birlikleri görevlendirmiş ve bu birliklerin nezaretinde ermeni nüfusun tebdili mekan eylemeleri sağlanmıştır. Yine tehcir eden ermeni nüfusunun mal ve servetlerini garanti altına almak için göçe tabi tutulan her ailenin varlıklarını emvali metruke adı verilen defterlere kayıt ettirmiştir. Yine bu ailelerin tehcir güzergahında iaşe ve ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için kervansaraylar, fırınlar tesis ettirmiştir.

Bütün bu hadiselerin açık seçik belgelerle de sabit olduğu görülmektedir. Hitlerin yaptığı sistematik Yahudi soykırımı ile karşılaştırıldığında Osmanlı Devletinin tebay-ı sadıka için tehcir sürecinde izlemiş olduğu bu politikanın tamamen zıt istikametlerde olduğu; Hitlerin Yahudi algısında kin, nefret tohumları apaçık örnekleriyle ortadayken Osmanlı hükümetinin sınırları içerisinde yaşamakta olan Ermenilere vatandaşı olarak yaklaştığı görülmektedir. Tehcir edilen Ermenilerin nicel olarak incelendiğinde ise ortaya çıkan farklılık tamamen günün şartları ile alakalıdır. Ulaşım olanaklarının günümüzdeki gibi gelişmiş olmaması, yolculuk esnasında doğal afetlerin yaşanması (sel, yangın, çığ vb), Savaş döneminde olunduğundan dolayı yer yer eşkıya gruplarının saldırıları, salgın hastalık vb. olumsuzluklar Tehcire tabi tutulan Ermenilerden bir kısmının yollarda telef olduğunu göstermektedir. Oysa yolda telef olan bu Ermenilerin hiç biri Osmanlı hükümetinin resmi emri ile katledilmemiştir. Oysa Ermeni Diasporasının soykırım iddialarındaki en önemli dayanak noktasını bu tehcir olayı oluşturmaktadır. Günümüzde Ermeni Diasporası bu olay üzerinden Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan Ermeni vatandaşlarımız ile diğer farklı etnik kökenlerden gelen vatandaşlarımızı karşı karşıya getirme çabası içerisindedir. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti sınırları içerisinde yaşamakta olan Müslim ve gayrimüslim her vatandaşına laik devlet olabilmenin bir gerekliliği olarak eşit mesafede olduğunu örnekleriyle ortaya koymaktadır. Akdamar kilisesinin restorasyonundan burada yapılmaya başlanan ibadetlere, Ermeni vatandaşlarının ülke içerisinde yapmış oldukları eğitim, sağlık, kültür faaliyetlerinden ticari faaliyetlerine kadar verilen hak ve özgürlükler bunun açık bir ispatıdır. Ermeni Diasporası tüm bunlara rağmen uluslar arası platformda acı çeken millet imajı olarak “Ermeni” adını kullanmaktan geri kalmamaktadır.  Eğer gerçekten geçmişte acılarına ortak olunacak bir millet varsa o da Türk Milleti olmalıdır. Eğer diasporanın sözde iddialarına göre Ermeniler gerçekten soykırıma tabi tutuldularsa asırlarca Osmanlı idaresinde nasıl huzur içerisinde yaşamışlardır? yine niçin günümüze gelindiğinde bile İstanbul’da ve Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Ermeni nüfusu rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etmektedir? Soykırımla Ermeniler yok edildi ise şu an bizim ile beraber Anadolu topraklarını paylaşan Ermeni vatandaşlarımız nereden türemiştir? Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından M.Kemal Atatürk: “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan, ve kendini Türk hisseden herkes Türk’tür” ifadesiyle Atatürk milliyetçiliğinin esaslarını belirleyerek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının eşit haklara sahip olduğunu vurgulamıştır. Millet olarak aynı toprakları paylaştığımız vatandaşlarımızla hiçbir meselemiz yoktur. Türkü, Kürdü, Lazı Çerkezi, Gürcüsü, Ermenisi, Rumu Türkiye cumhuriyeti anayasasının onuncu maddesi çerçevesinde eşit haklara sahiptir. Sosyal statü olarak hiçbir ırkın diğerine karşı ayrıcalığı ve üstünlüğü yoktur. Atatürk’ün belirttiği halkçılık ilkesi doğrultusunda aynı ideal ve ülküleri paylaşan her vatandaşımız eşit haklara sahiptir.

Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, milli mücadelede Türk Milletini zulüm ve acı altında bırakan Ermeni çeteleri ve komitacılarından dolayı masum Ermeni halkı suçlamamış ve onlara da Anadolu’da yaşama hakkını tanımıştır. Bugün bu topraklarda Türk mileti ile beraber yaşayan ve bir zamanlar tebay-ı sadıka olarak tarihe geçen Ermeni vatandaşlarımız, günümüzde 100 bini aşkın nüfusuyla Türkiye Cumhuriyeti ile beraberliklerini huzurlu ve mutlu bir şekilde devam ettirerek bundan gurur ve mutluluk duyduklarını tüm dünyaya haykırmaktadırlar. Bu nüfusun büyük çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere 33 kilise, ilk, orta ve lise derecesinde 20 eğitim kurumuna sahiptir;  Türkiye Ermeni Cemaati, kurmuş oldukları hastane vakıf ve dernekleriyle dil, din ve inançları müdahaleye uğramadan özgürce yaşamaktadırlar. Ermeni soykırım iddialarını gündeme getirenler, bu güzel tabloyu bozarak Türkiye’nin bağımsız haritasında hunharca değişiklik yapmayı düşünenlerdir.

Bu tabloyu bozmayı gaye edinen barış düşmanları, yakın geçmişimizde kanlı eylemleriyle gündeme gelmişlerdir. Ne ilginç bir durum ve benzerliktir ki; 1974 yılına gelindiğinde bir zamanlar Osmanlı Devlet adamlarını hunharca katleden Ermeni terörü, bu tarihten itibaren yabancı ülkelerdeki Türk diplomatlarını öldürmeye başlamıştır. Bu milletlerarası Ermeni terörü ne yazık ki, bazı Avrupa ülkelerinde de destek bulmuştur. Bunun bir sonucu olarak,1974-1984 döneminde, 80 kadar diplomatımız ve dış temsilcilik mensubumuz hayatını kaybetmiştir.

1930’lardan beri süregelen siyasal mücadele ile bir sonuç ve başarı elde edemeyen Dünya Ermenilerinin 27 Ocak 1973’te Los Angeles’te iki Türk diplomatını öldürerek başlattıkları Suikast ve terör sürecinde, 21 ülkenin 38 kentinde düzenledikleri eylemlerde 40’ın üzerinde Türk diplomatını ve vatandaşını şehit etmeleri, ASALA’nın dünya kamuoyunun dikkatini Ermeniler üzerine çekmesinde etkili olmuştur.  Ermeni gizli ordusu ASALA ve Ermeni soykırım Adalet komandoları JCGA’nın karargahlarının Lübnanda bulunması, bu terör örgütlerinin Türkiye içinden değil, dışarıdan destekli olduklarını göstermektedir. Ermeni terörünün acımasız tetikçisi Asala Türkiye’deki bölücü örgütlerle de ilişki kurmaktan çekinmemiştir. Ermeniler günümüzde “Dört T Planı”nı uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu plan doğrultusundaki amaçlarını; “Tanıtma” (soykırım yapıldığı ve toprak iddialarının gerçek olduğunun kabul ettirilmesi), ikinci hedeflerinin “Tanınma” üçüncü olarak “Tazminat” (yapılan haksızlıkların telafisinin kabul edilmesini onaylatmak için alınacak tazminat bedeli) son olarak ta “Toprak” olarak sıralamak mümkündür. Günümüzde Ermeniler ilk hedeflerine ulaşarak Ermeni sorununu dünya çapında tanıtmışlardır. Sırada olan hedef ise Tanınma ile dünya kamuoyundan onay almaktır.

Gelecekte bu konuda meydana gelecek gelişmeler, uluslar arası teşkilatların, devletlerin, parlamentolarının,  senatolarının başta olmak üzere uluslararası ilişkilerde Jeopolitik beklentilerini “Ermeni Davası”nın kabulünde veya reddinde gören devletlerin tutumuna göre şekil alacaktır. Boyut kazanacaktır.  Ermeni meselesini sunulduğu şekilde kabul eden görüşler peşinen katliamlarla, cinayetlerle, baskınlarla yetinmeyen ve kanlı savaşları özleyen bir düzeni arzu eder duruma geleceklerdir.

Terörist faaliyetlerle dünya kamuoyunun dikkatlerini çeken Ermeni Diasporası bundan sonra çeşitli ülkelerin yerel ve ulusal meclislerinden “Ermeni Soykırımı Tasarılarını” geçirme ve Türkiye’yi bu yolla sıkıştırma politikasına ağırlık veren bir strateji uygulamaya başlamıştır. Bir yandan yılların propagandasının etkisi, bir yandan Ermeni kökenli oylar peşinde koşan Amerikalı ve Avrupalı politikacılar bu tasarıda Ermenileri desteklemekten çekinmemişlerdir. Türkiye bütün bunlara karşılık olarak sadece siyasi olarak kınamaktan öte gidememiştir.

Fransa ve diğer ülkelerin sözde Ermeni soykırımı tavırları karşısında Türkiye’nin tutumu, şu meşhur “kınamak” lafından ibaret kalacağa benziyor. Bir iki ihale iptal edilse bile bunun Fransa’yı fazla etkilemeyeceği belli. Ancak, Fransa’nın gerçekten canını yakıp, yaptığına pişman edecek bir şey var. Öyle bir şey ki, Türkiye’ye zararı dokunmayacağı gibi, bizi Fransa’nın yüzyılı aşkın bir zamandır sürdürdüğü bir sömürgecilik oyunundan kurtaracaktır. Osmanlı Devletini dağılmaya götürenlerde Fransız hayranı Osmanlı Monşerleri olmamış mıdır? Günümüzde de Fransa işin ucunu tam bırakmadı. İstanbul’da ki birkaç Fransız misyoner okulu Lozan’da kapatılamadı. Yüzlerce Amerikan misyoner okulu kapatıldı, ama Hıristiyan misyoner okulu, Robert Koleji kaldı. Kısacası Fransa’nın en büyük başarısı duruyor. Osmanlı Devleti’nin idarecileri arasına sokulan 5.kol gizli cemiyet sayesinde “mekteb-i sultani” yani Galatasaray Lisesi eğitimini Fransızca yapmayı günümüzde sürdürmeye devam ediyor.  Türkiye’nin, Fransa’nın Ermeni soykırımını tanımasına karşılık   göstereceği en büyük tepki bu okulları millileştirerek; eğitim dillerinden, müfredatına kadar Türk Milli Eğitimine hizmet edecek hale getirmesiyle mümkün olabilir. Türk öğretmenleri tarafından, derslerin Türkçe işlenmeye başlanması Fransa’nın canını, iptal edilen ihalelerden daha fazla yakacaktır.

Kamuoyunu yanlarına almaya çalışan Ermeni Lobisi, Washington’da Yahudi soykırımına ilişkin bir müze bulunmasından esinlenerek , 1990’ların ikinci yarısından sonra burada bir “Ermeni soykırım anıtı” açmak için girişimde bulunmuş ve çeşitli ülkelerde Soykırım Anıtları açmayı başarmıştır. Ermeniler “Türk düşmanlığı”nı körüklemek için bugüne kadar, dünyanın 16 yerinde “intikam anıtları” dikmişlerdir. Bu 16 anıtın 3’ü ABD’nin Newjersey,frenso ve Montebella şehirlerindedir. 3’ü Beyrut’ta 4’ü Sovyet Ermenistanındadır. Ötekiler Şam, İskenderiye, sao, Filibe, Venedik ve Masilyada bulunmaktadır.   Faaliyetlerini birkaç koldan sürdüren Ermeniler eyalet meclis senatolarından soykırım tasarılarının geçmesini sağlamışlardır. Sadece 1999’da 9 eyalet buna katılmış ve bu yönde karar alan eyalet sayısı 24’e ulaşmıştır. Hatta bu çabalar sonucunda bazı eyaletlerde soykırım konusunun tarih ders kitaplarında yer alması bile sağlanmıştır.  Türkiye’nin bu gelişmelere karşı dünya kamu oyunda Ermeniler gibi lobi oluşturamamasının zayıflığı yanında, bu gelişme karşısında önemli bir girişimde bulunmamış olması ve sınırlı tepkiler göstermesi, 1980’lerde Ermeni meselesine “ Bir atımlık barut”  felsefesiyle yaklaşan dış politikanın varlığının 1990’larda devam ettiğini göstermiştir.

Siyasi-ekonomik gücünü özellikle ABD, Rusya, Fransa, Gürcistan, İran, Suriye ve Lübnan’da etkin bir şekilde kullanan diaspora, Türkiye’ye karşı da Rus Duma’sı ve Fransız Parlamentosuna soykırım iddialarını kabul ettirmeyi başarmıştır. Diaspora, özellikle 1999-2000 döneminde, İsveç’ten Hollanda’ya, ABD’den Avustralya’ya soykırım iddialarını destekleyici faaliyetler üzerinde yoğunlaşmıştır. Soykırımın tanınması yönünde Fransa’da bir yasa çıkarmayı başaran diaspora, İsveçte de önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ayrıca İsrail Milli Eğitim Bakanı Yosi Sarid’in “ ermeni soykırımı”nın liselerde okutulan tarih kitaplarına alınmasını istemesi,  Avrupa sınırlarını aşan Ermeni kampanyasına yeni bir boyut getirmiştir.  Ermeni Diasporanın dünya kamuoyunda her başarı kazanışında Türkiye’nin kaybettiği ve bu konuda yalnızlığa itildiği unutulmamalıdır.

24 Nisan 2003 tarihinde Fransa’da “Ermeni soykırım anıtı”nın açılması Türkiye’nin haklılığını kamuoyunda yok sayan bir tutum olmuştur. Dış işleri bakanının, arşivlerimiz sonuna kadar açıktır demesine; Ermeni meselesinin ve soykırım iddialarının sahte ve düzmece olduğu kaynaklarla açıklanmasına rağmen Avrupa kamuoyu bunu kabul etmeye yanaşmamaktadır.  Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın inkar yasasını gündeme getirmesi artık bir takım ulusların tarihleri ile çatıştıklarının açık bir ispatı gibidir. Özgürlük, adalet, hürriyet gibi fikirlerin dünya sahnesine çıkışında etkili olan Fransa günümüzde izlediği vurdumduymaz ve menfaatçi politikasının bir sonucu olarak bilim özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü engelleyen bir görüntüye bürünmüştür. Bu durum Türkiye’nin uluslararası platformda tam anlamıyla güçlü bir kamuoyu oluşturamadığını göstermiştir. Ermeni Meselesi ve soykırım iddialarına karşı top yekün seferberlik ancak, son birkaç yıl içinde olmuştur. Özellikle günümüzde başlatılan seferberlik Türk milletinin masumiyetini tüm dünyaya haykırmaktadır. Türk Tarih Kurumunun yabancı arşiv belgeleriyle gözler önüne serdiği tarihi gerçek ortada tüm çıplaklığı ile durmaktadır.Bütün buna rağmen Ermeni Tarihçilerin Viyana’da düzenlenen yüzer belge değişimine dahi gelmemeleri ve Ermenistan dış işleri bakanı Vartan’ın yaptığı “Ermeni meselesi tarihçilerin değil siyasilerin işidir” şeklindeki açıklama sözde Ermeni iddialarının gerçek amacını ve hedefini de ortaya koymaktadır.

Türk diplomasisi olaylara pembe gözlüklerle bakmayı bırakmalıdır kanaatindeyim. Zira dünyanın Türkiye’ye olan bakışı hiçte pembe görünmemektedir. Türk Diplomatları iyimser açıklamaları bir tarafa bırakıp gerçekleri paylaşmalıdır. Düşünülecek olursa her yıl Ermeni tasarısını bir başka devlet resmen tanıdığını açıklıyor. Destek verenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Biz bu durum karşısında her seferinde “kınıyoruz” açıklamasını yaparken bu açıklamayı kaç ülke ciddi olarak algılıyor? Bunun muhasebesini de ayrıca yapmak gerekir. Ciddi çıkışlar yapamayan Türkiye; tazminat ve toprak talepleri ile karşılaşmak zorunda kalacaktır. Türkiye, Türk Diasporasını bir an önce oluşturmalıdır. Türk diasporası siyasi, sosyal, kültürel,  ekonomik alt yapıya büründürülmeli ve uluslar arası düzeyde etkili olabilmek için büyükelçiliklerimizle eşgüdümlü hareket edebilmelidir. Yurt dışında bürolar oluşturulmalı bu bürolarda istihdam edilecek donanımlı uzmanlar vasıtası ile dünya kamuoyunun gerçekleri görmeleri sağlanmalıdır.  Türkiye için dış politikada, Türkün milli menfaatleri uğruna hayır diyebilmesi gereken günleri gelmiştir.  Türk Milletinin bağımsızlığı, dünya kamuoyuna vereceği kararlı, güçlü ve emin hayırlarla korunacaktır. Bugüne kadar yaşanılan gelişmeler göstermiştir ki Ermeni Meselesi sadece tarihçilerin omuzlarına yüklenecek kadar basit bir dava değildir. Zira Ermeni diasporası ve destekçilerinin de olayı bakışı bu doğrultudadır. Bu nedenle siyasi, sosyal, kültürel, hukuki ve ekonomik anlamda bir alt yapıya sahip hareketlilik bir kontra atak gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, zamanında yapmış olduğu dış politikadaki aksaklıklarını bir an önce telafi etmelidir. Kamuoyu eksikliği ve lobi faaliyetlerinin olmaması Türkiye’yi tek başına kalmaya doğru götürmektedir. Bu durumun farkına varılarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin destekleriyle bu eksiklikler tamamlanıp dünya platformunda Türk milletinin masumluğunu ve esas olarak zulme uğrayan tarafın Türkler olduğu bilim adamlarının çalışmaları ve kaynaklar doğrultusunda sebep ve sonuçlar gösterilerek dünyaya anlatılmalı, bunun için hiçbir şeyden kaçınılmamalıdır. Ermeni Diasporasının sözde iddialar için binlerce insanı istihdam ettiği, bu işten geçimini sağlayan binlerce insanın yanı sıra ekonomik olarak ta belirli zümrelerce desteklendiği görülmelidir. Tüm bu ayrıntılar göz önünde bulundurularak Türkiye Cumhuriyeti yurt içi ve yurt dışında çok alt yapılı bürolar oluşturarak her alanda etkin çalışabilecek yabancı dil bilen uzmanlar yetiştirebilmeli ve bu bürolarda görevlendirmelidir. Ermeni meselesini destekleyenlerin Türkiye’de yaşayan Ermeniler olmadığı vurgulanmalıdır. Bu iddiaların arkasında yatan Ülkemiz üzerinde uygulanmaya çalışılan senaryolar ve stratejik ütopyalar olduğu unutulmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan tüm insanlar ırk, renk, din ve dil ayrımı yapılmaksızın eşit haklara sahiptir.