BABAM- BABALARIMIZ

Bu pazar  Anneler Günü. Anneler Günü arefesinde Babalarımız ile ilgili bir yazı yazmak biraz tezat gibi geliyor. Bu durum yazı dizimizin konsepti gereği bu şekilde gerçekleşti. 19 Şubat 2021 tarihinde yayınlanan yazımızda  “Yuvayı dişi kuş yapar.” sözünden yola çıkarak bir ailenin birlikteliğinde, huzurunda ve devamlılığında annelerin önemli bir sorumluluğa sahip olduğunu ve yine 80’li yıllardaki annelerimizin günümüze göre çok daha zahmetli günler yaşadıklarını anlatarak Annelerimiz ile ilgili duygularımı paylaşmıştım.  Bir çocuğun hayatında, gelişimde ve büyümesinde annenin olduğu kadar babanın da ne kadar çok önemli olduğunu geçenlerde yaşadığım bir olaylaçok daha iyi anladım. O zaman da tabii olarak bu yazıyı yazmam kaçınılmaz oldu.

            Bugün sizlere; kendi babamdan yola çıkarak aynı zamanda arkadaşlarımın babalarından ve çevremizdeki insanlardan gözlemlediğim kadarıyla bizim babalarımızın büyük fedakarlıklarla çocuklarını büyütmeye çalıştıkları, topluma faydalı bireyler olarak yetiştirmek için çaba sarf ettikleri ve evlerinin geçimlerini sağlamaya çalıştıklarından bahsederek yine mazide güzel bir yolculuk yapmaya çalışacağım.

 

Konuya geçmeden önce Ataol Behramoğlu’nun güzel bir sözünü sizlerle paylaşmak istiyorum. “Anne gezindiğin bağ, baba yaslandığın dağdır. Ömrünün en güzel çağı annen ve babanla olandır.

 Bizim babalarımız kimi esnaf, kimi memur, kimi taksici, kimi çiftçi, kimi de makinistlik  gibi çeşitli  işlerle uğraşan insanlardı. Öncelikle biraz daha gerilere gitmek istiyorum. Bizim babalarımız yani şimdilerde 70’li ve 80’li yaşlarında olan bu değerli insanlar Cumhuriyetin ilk yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluk dönemleri zor zamanlara rastlamış insanlardı. 2. Dünya Savaşının yaşandığı ya da etkilerinin görüldüğü yokluk döneminde dünyaya geldiler ve çocukluklarını yaşadılar. Bir çok zorluklarla  birlikte ekmeğin  karne ile dağıtıldığına şahit oldular. Okullarda süt tozu içtiler, zeytinyağı ve tereyağı yerine margarini ilk onlar kullandılar.  Gençlik yıllarında ise tüp, şeker, akaryakıt ve bunun gibi birçok ürüne sahip olmak için saatlerce hatta günlerce kuyruklarda sıra beklediler.  Yine onların çocukluk ve gençlik yıllarında ülkemiz sağ sol çatışmaları, terör ve siyasi istikrarsızlıklardan kaynaklanan gerilimli dönemlerden geçiyordu. Yani bizim çocuk ve gençlik dönemlerimize göre onların, çok daha zor bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdiklerini söyleyebiliriz. Eğitim olanakları bakımından da zor  zamanlar yaşadılar. Okul ve öğretmen sayısının yetersiz olduğu, çoğu birleştirilmiş sınıflarda beş ayrı sınıfın birlikte ders yaptığı sobalı sınıflarda  ve imkanların günümüze göre çok kıt olduğu şartlarda eğitim almak durumunda kaldılar.   

 Evet, bizim babalarımız kendileri zor günler geçirdiler ancak çocukları zorluk çekmesin diye var güçleri ile gece gündüz durmadan çalıştılar. Babamda bu nesilde dünyaya gelmiş ve bu anlatılan bütün zorluklarla karşılaşmış bir insandı. Eğitim hayatından sonra kasaplık, pazarcılık, esnaflık gibi değişik birçok işte çalışmış, 1969 yılında askerden geldikten sonra o iş, bu iş derken Çankırı’mızda epey bir insanımızın da çalıştığı Devlet Demiryollarında göreve başlamıştı. Demiryollarında çalışmak o yıllarda çok da kolay değil tabiî ki. Çünkü lokomotiflerin neredeyse tamamı kömürle çalışmaktaydı. Bu da haliyle kas gücü gerektiriyordu. Bu işi yapmak için güçlü kuvvetli olmak gerektiğinden işe alırken sen zayıfsın, bu işi yapamazsın diye takıldıklarını ve kısa süre içerisinde işten ayrılacağını ima ettiklerini her fırsatta anlatırdı.

Demiryollarında çalışmak ya da daha özelde makinistliğin kas gücü haricinde de kolay olmayan, özveri ve beceri isteyen bir meslek olduğu hep söylenir. Hafta sonu, bayramı, dahası gecesi gündüzü olmayan bir iştir. Biz babamızı, bırakın hafta sonunu çoğu zaman bayramlarda bile göremezdik. Yola çıktığında çoğunlukla gittiği Karabük, Zonguldak, Ankara, Kırıkkale ve Kayseri’den 2 – 3 günde ancak gelirdi. Mesai saati de öyle normal memurlar gibi 08.00-17.00 olmaz; kimi zaman gece 2 de, kimi zaman sabah 5 te bazen de akşam 8 de işe giderdi. İşe gidiş saati belli olmadığı gibi dönüş günü ve saati de hiçbir zaman belli olmazdı. Bazen gece yarısı, bazen pazar sabah, kimi zaman bir ikindi vakti işten gelirdi. İşten geldiğinde bir sonraki işine ne zaman gideceği de belli değildi. Bunu öğrenmek de çoğu zaman bize düşerdi. İstasyonun olduğu yerde tek odalı bir binada tarife çizelgesi yayınlanır, babam yorgun olduğu için onu öğrenmeye bizler giderdik. Tabii listeler bize çok karışık geldiğinden oradaki görevliye söyler, o bakar ve bir kâğıda yazarak bize verirdi. Bizde o kâğıttan bile bir şey anlamadan eve getirerek babama teslim ederdik. Çünkü orada yola gideceği lokomotifin numarası yazardı.

Onunla işe gitmeyi bizde çok heves ederdik. Babamız makinistti ama hiç trene binmek nasip olmamıştı. Bir defasında “Yakın mesafe bir yere gideceğiz, seni de götüreyim” dediğinde çok sevinmiştim. Hayatımda ilk defa demir ata hem de lokomotif bölümüne binecektim. Lokomotifin içi bana karmakarışık geldi, kısa bir yolculuktan sonra ilk tren seyahatimiz sona ermişti.

Biz geceleri uyurken bazen onun iş hazırlığının tıkırtısına uyanırdık, soğuktan ve uykudan dolayı yataktan çıkmaya üşenirdik. Ancak o soğuk sıcak demez annemle birlikte sefer hazırlığı yapardı. Makinistlerin; rengi siyah, alt tarafı geniş, üste doğru daralan özel tasarım yemek çantaları vardı. Bu çantanın içerisine iki ya da üç kattan oluşan ve birbirine bağlı sefer taslarını, ekmeğini, mevsimine göre meyve çeşitlerini ve diğer yollukları güzelce yerleştirirdi. Siyah renkli özel üniformasını giyer, şapkasını takar, yemek çantasını da alır,  yola koyulurdu.

Babam evde kaldığında da çoğunlukla boş durmaz küçük bahçemizde sebze yetiştirmek ve aile bütçesine katkıda bulunmak için toprakla uğraşırdı. Toprağı gübrelemek, bel yapmak, ot almak, bahçeyi sulamak da onun ekstra işlerinden bazılarıydı. Bazen bana ve kardeşlerime şu işi ben gelinceye kadar yapın diye tembih eder, biz de tembellikten işi birbirimize satmak için olmadık çabalar sarf ederdik.

             Biz beş kardeş alışveriş için çarşıya çıktığımızda hepimize mutlaka bir şeyler alınırdı. Özellikle bayramlıklar alınırken ya da okullar açılırken babamla alışverişe giderdik. Ayakkabı, pantolon, gömlek vs. alacağımız yerlerin hepsi tanıdık esnaflardan oluşurdu. Yeni bir kıyafet almamın özellikle çocukları nasıl sevindirdiğini anlatmama gerek yok sanırım. Bizlere  çocukluğunda şimdiki gibi sık sık kıyafet alamadıklarını, kitap, defterlerinin bile olmadığını ve gazete kağıtlarının boşluklarına yazdıklarını, eskiden böyle bolluğun olmadığını anlatır, derslerimize çok çalışmamız gerektiğini sıklıkla tembih ederdi.

            Onun adı çok yerde işe yarardı. Bazen bakkala gider, canımız ne isterse, babam verecek dediğimizde istediğimizi alırdık. Saç tıraşımız bittikten sonra; tatlı sohbeti ve güzel muhabbeti hala kulaklarımızda yer eden rahmetli berber İhsan Büyükurvaylı amcaya babamız parasını verecek diye söyledik mi yine işlem tamamdı. Kısacası şimdilerde kredi kartı ve senetle yapılan alışverişler o zamanlar çoğunlukla babamızın selamı ile yapılırdı.

Bir ortam içerisinde hata ya da yanlış bir iş yaptığımızı onun bir bakışı ile anında anlardık. Bizlere kötü örnek olmaması için sigara, alkol vb. kötü alışkanlıkları yoktu. Tek eğlencesi ara sıra Demiryollarının lokalinde iş arkadaşları ile bir araya gelip oyun oynamaktı.

            Evet babam ailesi için var gücü ile dur durak bilmeden çalışırdı. Pekâlâ çevremde gözlemlediğim diğer babalar; Bizler o zamanki tabirle orta direk insanlardık. Dolayısıyla arkadaşlarımın babaları da esnaf, çiftçi, memur, taksici, terzi olarak çalışarak, çocuklarını okutmak için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlardı. Bizlere zaman zaman nasihat ederler, arkadaşlıklarımızdan mutlu olurlardı. Babalarımız kendi yaşadıkları zor günlerin aksine bizleri rahat ettirmek için ve okutmak için ellerinden gelen fedakarlığı gösterdiler.  Şimdi bu Pandemi günlerinde de zor bir dönem geçiriyorlar, yalnız kalıyorlar.

 İşin doğrusu bizim anne ve babalarımızın hepsi yılın anne ve babası olacak insanlar. Gerçekten kendilerinden çok fedakarlık yaparak bizleri yetiştirdiler. Büyüklerimizin kıymetini bilmek temennisi ile yazımı Peygamber efendimizin babalar ile ilgili “Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı terket, dilersen muhafaza et.”
sözü ile bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalınız efendim.