TÜRKAV SOHBETLERİ

TÜRKAV’ın bu haftaki konuğu Avrasya Stratejik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç.Dr. Reha Yılmaz oldu.

Program öncesi bir konuşma yapan TÜRKAV Çankırı Çankırı İl Başkanı İsa Bölükbaşı, “Türkiye Kamu Çalışanları Kalkınma ve Dayanışma Vakfı (TÜRKAV) Çankırı İl Başkanlığı olarak Kafkasya Türklüğünün Sorunları nelerdir? Türkiye olarak bu bölgelerde biz ne kadar etkiliyiz? Veya ne tür bir çalışmanın içersindeyiz? Ne tür bir çalışma yapmamız gerekiyor? Bu bölgeler için her söze başladığımızda soydaşlarımız diyoruz ama Uluslar arası çalışmalarda veya Anavatan olarak, bir ağabey olarak o bölgeye ne kadar destek olabiliyoruz? Kısaca Kafkasya da yaşayan Soydaşlarımızın sorunlarını konuşmak üzere bu haftaki sohbetimizi o bölgelerde çalışma imkânı bulmuş; Çankırı Karatekin Üniversitesi Avrasya Stratejik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç.Dr. Reha Yılmaz Hocayı konuk etmiş bulunuyoruz” dedi.

“Tarih; bütün eski-komünist dünyada olduğu gibi, tarih Kafkaslarda, komünizm tecrübesini yaşamamış olanların asla anlayamayacakları bir biçimde tekrar dirilmişti” diyerek sözlerine başlayan Yrd. Doç. Dr. Reha Yılmaz,  “Dünya üzerindeki en eski yerleşim bölgelerinden birisi olması ve dünyadaki diğer topluluklarla ilişkisi olmayan dilleri konuşan halkların oturmasından dolayı Kafkasya bölgesi, tarihin uğraştığı bir alan olmuştur. Sovyet dönemi boyunca tarih, geçmişleriyle ilgili olarak Kafkasya halklarının çoğunluğunu aldatan ya baskıyla ya da zorla katı, dogmatik bir çerçeve içinde tutulmuştu. 19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda Rus imparatorluğunun Türkiye ve İran’la olan sınırları kesin olarak oluştu ve 1991’de Sovyetler Birliği çökene ve yeni bağımsız Transkafkasya cumhuriyetleri ortaya çıkana kadar değişmeden kaldı. Büyük oranda Müslüman olan Kuzey Kafkasya, 1860’lara kadar Ruslara boyun eğmedi. Bölge halklarının çoğunluğu hiçbir zaman Rus hâkimiyetini kabul etmedi. Fırsat buldukları her zaman ayaklandılar. Kuzey Kafkasya ve Transkafkasya halklarının büyük bölümü kendilerini, günümüzde kolonyal bir geçmişten kurtarmış görüyorlar. Eskiden sömürge olmuş Asyalı ve Afrikalıların bazı tutum ve davranışlarını taşıyorlar.

Etnik Yapıyı Karşılaştırma yapmak gerekirse Kafkasya’nın etnik karışıklığı, ilk bakıldığı zaman Afganistan veya Balkanlara benzemektedir. Birkaç tanesi istisna olmak üzere etnik farklılık ve dil içinden çıkılmaz surette birbiriyle bağlantılıdır. Halkları ve dilleri sınıflandırmak için kullanılan kritere göre Kafkasya’da, her biri farklı bir dil veya diyalekte sahip olan elli kadar etnik grup gösterilebilir. Kafkas halkları içinde büyük çoğunluğu Türk halkları oluşturmaktadır. Türkler arasında Azerilerden başka dört Kuzey Kafkasya Türk grubu daha vardır: bunlar Karaçay, Balkar, Nogay ve Kumuklardır. Daha küçük Türk grupları da vardır bölgede. Örneğin II. Dünya Savaşı’nın sonunda çeşitli Kuzey Kafkasya halklarıyla birlikte sürgün edilen ancak 1950’lerin sonunda diğer sürgün edilen halkların topraklarına geri dönmesine izin verilirken kendilerine izin verilmemiş olan Gürcistan’ın Mesket Türkleri gibi.

Kimlik Sorunu ve Rusya’nın bölge halkını Ruslaştırma politikalarına gelince;

Kafkaslar Rusya’nın ülkesel güvenliği, cihanşümul rolü ve stratejisi ile organik şekilde bağlantılı olduğu için, Ruslar bölgeyi kontrollerinde tutabilmek için son derece büyük güç sarf etmiştir / etmektedir.

Rusların Kafkaslarda vermiş olduğu hâkimiyet mücadelesinin sonucunda bazıları, “Ruslara hizmeti, devletin ve milletin varlığı, gelişmesi yolunda yapılan mücadele, tarihin olaylar arasındaki zaruri ilişkisiyle, ahlak kuralları veya insanî kuralların sınırlamadığı bir mücadele olarak görüyor”.

1993’te Azerbaycan ve Ermenistan arasında Dağlık Karabağ’da devam eden savaş şiddetini arttırdı. 1993’ün ilk üç ayında Ermeniler Azerbaycan topraklarını devamlı olarak işgal ederek Azerbaycan’ın % 25’ini ele geçirdiler. Azeri ve Ermeniler arasındaki Karabağ Savaşı birçok acı olayla hatırlarda kalmıştır. Bunların en önemlisi Hocalı Katliamıdır. Hocalıda gerçekleştirilen katliama giden süreçte, Ermenileri Rusların desteklediği yönünde ciddi bulgular bulunmaktadır. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalıya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.

Kafkasya türlüğünün sorunlarına gelecek olursak; 10 bin nüfuslu Hocalıda olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalıda yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dâhil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir.

Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır: “Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Din Kafkasya’da esas itibariyle milli yapının talî bir unsuru olagelmiştir. Günümüzdeki çatışmanın başlıca nedeni olarak din, (bazen Kafkasyalılarca kasten) hem yanlış anlaşılmaktadır hem de yanlış gösterilmektedir. Din Abhazya’daki çatışmada aslî bir faktör değildir. Yine din kendi başına (per se), her iki tarafın katliamına yol açmış olan ve Dağlık Karabağ’da sonu olmayacak gibi görünen bugünkü savaşı besleyen Azeri-Ermeni düşmanlığının aslî bir nedeni değildir. Düşmanlık, kökleri son iki yüzyılın tarihinde yatan etnik ve ekonomik çekişme ve toprak sorunlarından çıkmıştır.

Sovyet sömürgeciliği; Komünistlerin verdiği sözlere rağmen ve fiilen kurulan devletlere rağmen 1936’da Transkafkasya Federal Cumhuriyeti’nin feshedilmesiyle birlikte çeşitli etnik bölgelerine Sovyetler Birliği’nin sonuna kadar yaşayacak olan yönetim zorlandı. Moskova Kafkasya’nın çeşitli bölgelerini tek başına merkezden yönetmeye başladı. Bölge sınırları, bölge halklarını işbirliğine ve aralarındaki anlaşmazlıkları gidermeye yöneltecek biçimde değil, bilâkis merkezin kontrolünü kolaylaştıracak şekilde tağyir ve tahsif edilerek çizildi. Böylece Kafkasya halkları arasındaki rekabet ve uyuşmazlık, ustaca ve bazen aşikar tarzda daima körüklenmiştir. Bu da Kafkas halklarının dokusunu bozmuş ve her alanda olumsuz olarak etkilemiştir.

Ekonomik açıdan Sovyet sömürgeciliği, altyapı, tarımsal ve sınai gelişme öncelikleri daima Moskova’da oluşturulduğu için çok acımasızdı. Bütün Sovyetler Birliği’nde kullanılan ortak politikalar tarımsal kollektivizasyon, ticari ve mesleki millileştirme, ağır sanayiye öncelik vermek için zorla sanayileşme, çevresel kirlenmeye veya tükenmelerine ehemmiyet vermeden doğal kaynaklan istismar- yerel eğilimler ve arzular hemen hiç kaale alınmaksızın uygulandı. Zamanla sistemin heyecanı kaybolunca da durgunluk ve dejenerasyon başladı. Böylece bugün Sovyetler Birliği’nin diğer bölgeleri gibi Kafkasya da bozuk bir ekonomi; yerel ihtiyaçlara yeteri kadar hizmet etmeyen,

Batı’daki benzer kuruluşlara göre üç veya dört kat daha fazla enerji tüketen verimsizfabrikalar; petrol üretilen bölgelerde dehşet verici bir çevre tahribi; kötü mesken şartları, yetersiz bir ulaştırma ağı ve en az elli yıl geride kalmış çağdışı iletişimden acı çekmektedir. Bugün, etnik çekişmelerin harbe dönüştüğü bölgelerde, bu nedenlerle, aşırı derecede merkeze bağlı ve zayıf ikmal sistemleri çökmüş, enerji, gıda, ilaç ve benzeri zaruri ihtiyaçlar karşılanamaz hale gelmiştir. Neticede, bu çöküntülere ve yokluklara sebep olan gerginlikler de daha artmış ve sürekli hale gelmiştir.

Yönetim ve Siyasal kabiliyet Eksikliğine göz atacak olursak; Sovyet sisteminin, açık toplumları yönetecek, mantıklı öncelikler koyacak, grupların çıkarlarıyla anlaşacak ve ortak refah için uzlaşmak gerektiğini birbiriyle çekişen seçmen kitlelerine anlatabilecek siyasal kabiliyete sahip çok sayıda insan yetiştirememesi bir sürpriz değildir. Sovyet sisteminde yüksek kabiliyetli insanların büyük kısmı güvenli uzmanlık alanlarına sığınmıştır. Günümüzde bu nedenle Kafkasya toplumlarında aktif siyasete birçok dil, edebiyat, halk bilim, arkeoloji ve tarih uzmanı giriyor. Etnik gururları ve duyguları üzerindeki baskı yıllarından sonra bu kişiler, etnik uyanış ve ulusal self-determinasyonla ilgilenen siyasal hareketlerin en ön saflarında faaliyet göstermeye başladılar. Ne yazık ki böyle kişilerin çoğunluğu demokrasinin gereklerini veya herhangi bir kuruluştaki basit liderlik ve yönetim ilkelerini anlamak için yeterli hazırlık ve birikime sahip değiller ve daha şimdiden halklarına zarar vermeye ve kendi kendilerine felâkete saplanmaya başladılar. Sovyet sistemi çöktüğünde, toplumun her kesimindeki insanlara, siyasal ve ekonomik yozlaşma ve rakip ve düşmanlarının entrikalarına karşı çıkmak için, taleplerini azamiye yükseltmekten başka bir yol bırakmadı. Mevcut liderlerin anlayış kusurlarına ve eksikliğine bakarsak, Kafkasya’da bağımsız döneme geçişin bugünkünden daha büyük bir düzensizlik yaratmamış olmasına şaşırmamak gerekir.

Sosyal Sıkıntılara da bir göz atacak olursak; Kafkasya bölgesi fazla nüfusa sahip değildir. Bununla birlikte Sovyet sistemi insanların yeteneklerini geliştirmesini ve kendi ihtiyaçları için hizmet etmesini engellemiştir. Aynı zamanda Sovyet sistemi olumlu şartlarla iç göçe pek fırsat vermemiştir. Sonuç olarak Kafkasya’nın pek çok bölgesinde istihdam eksikliği çekilmektedir. Mafya işsiz genç insanlara iş sağlamıştı ve sağlamaya da devam ediyor. Sovyetlerin çökmesinden bu yana hakim olan şartlar içinde bu guruplar kolayca suç çetelerine ve şebekelerine dönüşmüştür. Bütün Kafkasya’da yerel yetkililer ayrıntılı ekonomik planları geliştirmede başarısız olmuşlardır.

Değeli arkadaşlar Kafkasya’da Türkiye ne yapmalı;

Türkiye, Kafkasya ile tarihi, kültürel ve siyasi yakınlığı olan bir ülkedir. Bu nedenle Kafkasya ile ilgilenmek zorundadır. Kafkasya, Avrupa’nın Asya ile buluştuğu bir eşiktir. Kafkasya, Türkiye’nin Avrasya vizyonunda stratejik bir yer tutmaktadır. Kafkasya, Türkiye’yi Orta Asya’ya bağlayan kuşak içinde stratejik açıdan anahtar konumundadır. Aynı şekilde Türkiye de Kafkas ülkeleri için Batı’ya açılan bir kapıdır.

Bu bölgenin bir an önce huzur ve sükûnete kavuşmasıyla, bölge halklarının geniş insani ve tabii kaynaklarını dünya ekonomisine sürmek yolunda karşılıklı işbirliğine girişmeleri mümkün olacak ve bu ülkeler tarihlerinin en müreffeh ve hür dönemine kavuşabileceklerdir. SSCB’nin dağılmasının ardından yeniden şekillenen coğrafyada, tarihi, dini ve kültürel bir geçmişin varlığı bölge ile olan ilişkilerimizi daha da aktif hale getirmiştir.

Tarihsel bir geçmişi kullanarak bölgenin doğal zenginliklerinin uluslararası pazarlara taşınmasında diğer devletler gibi Türkiye de söz sahibi olmayı istemektedir. Ancak uluslararası sistemin getirdikleri ile Kafkasya’da yaşanan etnik sorunlar, gerginlikler ve silahlı çatışmalar bölgeye yönelik Türkiye politikaları olayların akışına göre değişmektedir diyerek sözlerime son verirken beni sabırla gecenin bu saatine kadar dinlediğiniz için tekrar teşekkür ediyorum, sormak istediğiniz sorularınız varsa onları cevaplamaya çalışayım dedi.

Daha sonra soru cevap şeklinde gecenin geç saatlerine kadar devam eden sohbetten sonra TÜRKAV Başkanı İsa Bölükbaşı katılımlarından dolayı Çankırı Karatekin Üniversitesi Avrasya Stratejik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç.Dr. Reha Yılmaz’a günün anısına Teşekkür Belgesi ile Çanakkale Şehitlerinin anısına yaptırdıkları ‘’Anadan Şehide Son Veda’’ tablosu takdim ettiler.