Yolun Sonu TCK’nın 76. Maddesi mi?

Ülkemiz kadar gündemin hızlı değiştiği başka bir ülke yoktur herhalde. Geçtiğimiz hafta içinde iktidarın Suriye politikası ile bedelli askerlik konusundaki çelişkili uygulamaları ve açıklamaları gündemde önemli yer tutarken, bu sefer ana muhalefet partisince gereksiz bir şekilde gündem değiştirildi. Tabii ki iktidar partisi de bu değişik gündeme kendisi için sıkıntılı olan konulardan uzaklaşmış olmak için neredeyse balıklama atladı.

Bu değiştirilen gündeme girmek istemiyorum ama Tunceli’de 1930’lu yıllar ve hatta daha öncesinde yaşananlara ilişkin MHP Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin 29 Kasım 2011 tarihinde meclis grup toplantısında yaptığı konuşmanın da iyi okunması gerektiğini düşünüyorum.

Hemşerilerimizin büyük bir çoğunluğunun da kalben onaylayacağını düşündüğüm konuşmasında Sayın Bahçeli özetle konu ile ilgili şunları söylemiştir:

“Dersim isyanı hakkında yapılan yorumların, gündeme taşınan belgelerin ve şuursuz suçlamaların Türkiye’de ana gündem maddelerinden birisi haline geldiği ortadadır. Oysaki gündem ağır ve vatandaşlarımızın sorunları fazladır. Ekonomi alarm vermekte, toplumun her kesimi çığlıklarına kulak verilmesini istemektedir.

Dersim’de cereyan eden hadiselerin her şeyden evvel tanımını ve ismini koymak lazımdır. Üzeri örtülemeyecek kadar bariz bir gerçek vardır ki, o da Dersim olaylarının Başbakan’ın sunduğu gibi katliam değil; apaçık bir ayaklanma olduğu hususudur. Ne söylenirse söylesin; Dersim vakası bir isyan girişimidir ve Türk devletinin egemenlik haklarına küstahça meydan okumadır.

Bugünün PKK’sı, KCK’sı neyse, Dersim kalkışmasına tevessül edenler de aynısıdır. Bu aşamada sormak isterim ki; bu zaman diliminde bölücü teröre karşı alınan tedbirlerin, yapılan operasyonların özrünü gün gelecek birileri de dileyecek midir?

Hükümetin talimatlarıyla görev yapan kamu görevlilerinden, gün gelecek tıpkı bugünkü gibi hesap sorulacak, isimleri kirletilerek verildikleri yerlerden sökülüp atılacak mıdır? Ve özür furyası basiretsiz, kötü niyetli ama siyasi yetki almış ellerce sürdürüldüğü müddetçe bu devlet, bu coğrafyada nasıl yaşatılacak ve nasıl ayakta tutulacaktır?

Dünyanın neresinde olursa olsun, halkının güvenini ve desteğini almış meşru bir devlet, kendisine yönelmiş tehlikeleri önlemek ve etkisizleştirmekle yükümlüdür. Şayet otonom hareketler, kural tanımayan oluşumlar, ayrılıkçı eğilimler, çıkar ve menfaat ağlarıyla örülmüş feodal kalıntılar devletin sürekliliğine ve bizzat hükmü şahsiyetine diş biliyorlarsa, doğaldır ki bu karşılıksız bırakılmayacaktır.

Uzak tarihimizde Baba İlyas, Şeyh Bedrettin, 15 ve 16. yüzyıllarda Leventlerin ve suhtelerin tetiklediği isyan dalgalarına karşı böyle davranılmıştır. Açıktır ki, Tunceli ilimiz ve havalisi gerek Cumhuriyet öncesinde gerekse de sonrasında vahim ve son derece düşündürücü olayların merkezinde yer almıştır.

Bölgedeki aşiret ve köhnemiş ağalık sistemi, millet altı yapılanmaların fazlasıyla yer ve zemin bulması birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Kendi güç ve geleneksel itibarlarının zayıflayacağından korkan yerel çıkar ve baskı grupları, bölge insanımızı devletten uzaklaştırmak ve milletimizden ayrı tutmak için her kirli tezgâhın içinde olmuşlardır.

Cumhuriyetle birlikte tebaadan vatandaşlığa geçişin yarattığı umut dalgası ve iyimserlik rüzgârı ne yazık ki feodal ilişkilerin duvarlarına çarpmış ve hatta kanlı iç meselelere dayanak teşkil etmiştir. Devlet gücünün bölgeye ulaşmasını istemeyen, yardımları reddeden, ıslah ve imar faaliyetlerine direnen yerel güç odakları, dar ve son derece güdük hâkimiyet alanlarını kaybetmemek için durmadan nifak saçmışlardır.

Kimi zaman mezhep aidiyetini, kimi zaman etnik kökeni, kimi zaman da dini hassasiyetleri istismar ederek isyan ateşini diri tutmaya çalışan gafillere her devirde fazlasıyla tesadüf edilmiştir. Bunlar çoğunlukla yabancıların güdümüne girmişler, Şark Meselesinin piyonları olmayı gönüllü bir şekilde kabul etmişlerdir. Bu itibarla, Türk milletine diklenmekten, kardeş ihtilafını körüklemekten ahlaken ve manen hiç rahatsızlık duymamışlardır.

Şu kadarını söyleyebilirim ki; Batı’nın kışkırtmalarına kucak açanların, yabancılara aman dileyerek yardım talebinde bulunanların, Tunceli’yi özerk ve dokunulmaz bir yer haline getirme aymazlığına soyunanların bugünlerde alkışlanması hazin olduğu kadar da utanç vericidir. Tuncelili vatandaşlarımı ve Alevi kardeşlerimi bütün bu aşağılık sürecin dışında tuttuğumuzu ifade etmeliyim. Onların pırlanta gibi geçmişlerini, isyanla bağdaştırmaya çalışmanın büyük bir densizlik ve ahlaksızlık olduğunu duyurmak isterim.

Türk milleti kurduğu devletlerin hemen hepsinde isyanlarla, iç meselelerle karşılaşmıştır. Ancak “Devlet ebed müddet” anlayışının yaşaması için de hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Hatta ecdadımız, devletin esenliğini ve baki kalmasını temin etmek için, bugün onaylamamızın zor olduğu, ama kendi devrindeki şartlar gereğince makul karşılanabilecek bir dizi önlemi acı da olsa almıştır.

Birliğin yıkılması, varlığın zedelenmesi, vatan topraklarını parselleme niyetleri bu nedenle Türk milleti tarafından asla hoşgörüyle karşılanmamıştır. Kurulu düzene ve meşru yönetime karşı silahlı eylem ya da saldırılar dünyanın her tarafında aynı isimle ve yaklaşımla değerlendirilmektedir ve bunun da ismi elbette ayaklanmadır, failleri de haindir.

İtaatsizlerin, devletin ulviyetine göz dikmiş canilerin, milletin bütünlüğünü bozmaya çalışan çürümüşlerin Dersim isyanında neler yaptığını, kimlerin taşeronluğuna soyunduğunu ve hangi şirret hesaplara alet olduklarını tarih bütün safahatıyla ortaya koyacaktır.

Unutmayalım ki bu isyan Türk milletine gözdağıdır, sindirme ve yabancıların gözetimi ve hedefleri kapsamında zehir kusan bir nifak faaliyetidir. Nasıl ki Türk milleti kendisine ve devletine yönelik başkaldırıları tarihin hiçbir döneminde cevapsız bırakmadıysa, bunu da karşılıksız koymamıştır.

Cumhuriyet karşıtları; isyancıların çetelesini tutup haklarını savunurken, Dersim isyanına giden süreci kasıtlı bir şekilde görmezden gelmişlerdir. İster vicdanen, ister ahlaken, isterse de hukuken değerlendirilsin Tunceli’deki tahrikler Türk milletinin huzuruna, bağımsızlığına ve taşıdığı ruha hakarettir ve bunun için de isyanın başı hamd olsun ezilmiştir.

Dersim isyanı; hükümeti devirme, yeni kurulan Cumhuriyeti yıkma ve ülkeyi parçalama sürecinin ara bir aşamasıdır ve doğru olarak da dönemin devlet yöneticileri Türk milletinin kendilerine yüklediği sorumluluğun gereğini yapmışlardır. Kuşkusuz Dersim isyanına karışanlar devleti yıkmaya tam teşebbüs etmişler ve bu yüzden dönemin Anayasa’sının 149’ncu maddesine göre de suçlu bulunmuşlardır.

Lütfen düşününüz ve güvendiğim vicdanlarınızda şu sorularımın muhasebesini yapınız. Dersim isyanının, 74 yıl sonra avukatlığına soyunanların ağızlarından, isyancıların katlettiği vatan evlatlarıyla ve olayları başlatan cinayetleriyle ilgili görüş ileri sürene hiç rastladınız mı?

Asteğmen İsmail Hakkı’nın ve yanında şehit düşen otuz üç askerin hakkını, hukukunu savunanı işittiniz mi? İsyancıların başı Seyyid Rıza’nın derdine düşenler, karakolunda askerleriyle ansızın baskın yiyerek şehit olan gencecik asteğmeni nasıl izah edeceklerdir?

Az önce de vurguladığım gibi, bu nedenle Dersim isyanına karışanların, Mehmetçiğin kanına girenlerin bugünkü PKK’dan, bölücü KCK’dan hiçbir farkı yoktur.”

Bu konuşma, devletini milletini en üst değer olarak görenlerin Tunceli’de yaşananları nasıl okuması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır diye düşünüyorum.

Bu noktada sözü uzatmadan 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa yeni eklenen 76. maddeyi yaşananların sonucu olarak önümüzdeki dönemde gündeme getirilebileceği değerlendirmesi ile birlikte bilgilerinize sunmak isterim.

Daha önceki ceza kanununda bulunmayan bu madde soykırım suçunu düzenlemektedir. TCK yürürlüğe girmeden önceki dönemde bu suçlar, işleniş şekli dikkate alınarak kasten adam öldürme, adam öldürmenin nitelikli şekilleri, müessir fiil, kişi hürriyetini kısıtlama gibi suçlar olarak kabul edilmekte iken artık bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı belirtilen fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturmaktadır. denilerek yeni bir suç tarifi getirilmiştir.

Ülkemiz üzerinde özellikle oynanan oyunların bir parçası olarak yeni anayasa adı altında yapılmaya çalışılan etnik ayrıştırma gayretlerinin sonucunda bu madde doğrultusunda vatandaşlarımızın Soykırım suçlamasıyla karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemeldir.

1919 ile 1938 yılları arasında 46 ayaklanma ve isyan meydana geldiği, 76. maddenin son fıkrasının da “Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.” hükmünü içerdiği düşünüldüğünde yapılmaya çalışılanı takdirlerinize sunuyorum.

Sağlıcakla kalın.

Av. Dr. Ahmet K. MASTI

“Yapılma, yıkılmadadır; topluluk, dağınıklıkta; düzeltme, kırılmada; murat, muratsızlıktadır; varlık yoklukta. Her şey buna benzer.. öbür zıtlar ve eşler de hep bunlar gibidir.”

Mevlana