Tutuklulukta makûl süre

Türkiye, 2004 yılında Anayasa’sının 90. maddesine şöyle bir cümle ekledi: “…temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 90. madde kapsamına giren uluslararası anlaşmalardan en önemlisidir. Türkiye, 90. maddeye getirdiği değişiklikle, Sözleşme’yi ve AİHM içtihadını kendi ulusal hukukunun bir parçası yapmıştır. Normlar hiyerarşisinde, AİHM kararlarına ulusal yasalarına göre öncelik tanıyan bu değişiklik şu sonuçları doğurmuştur;
-Yasama ve yürütme organları, yasa yaparken AİHM kararlarını göz önünde bulundurmak, bu kararlara aykırı düşecek yasa çıkarmamak zorundadır.
-Yargı organları, kendiliklerinden AİHM kararlarını dikkate almak, verdikleri kararların AİHM kararları ile uyum içinde olmasını sağlamak zorundadır.
-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ulusal yasa arasında bir çelişki olması durumunda Sözleşme’nin esas alınacağı bir Anayasa hükmü olduğuna göre, Sözleşme’ye ve AİHM içtihadına aykırı bir yasa çıkarılması bir Anayasa ihlali oluşturacaktır. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açılabilir. Ayrıca, bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi önünde, yasanın bir insan hakkı ihlali oluşturduğu ileri sürülebilir.
CMK 102. maddenin yürürlüğe girmesi ile özel yetkili mahkemelerin görev alanına giren suçlarda tutukluluk süresinin en fazla 10 yıl olarak saptanmasının AİHM kararlarına aykırı olduğu kuşkusuzdur. AİHM tutuklulukla ilgili davalarda, önce tutukluluğun sürdürülmesi için gerekli koşulların yerine getirilip getirilmediğine bakmakta, bunlar gerçekleşmişse, tutukluluk süresinin makul olup olmadığını incelemektedir. Tutukluluğun sürdürülmesi koşulları gerçekleşse bile, sadece sürenin makul olmaması nedeniyle Sözleşme’nin ihlaline karar verebilmektedir.
AİHM tutukluluk süresiyle ilgili bir üst sınır saptamamıştır. Her olayın özelliklerine göre ayrı bir değerlendirme yapmaktadır. Ancak, uygulamaya bakıldığında, 2 yılı aşan tutukluluk süresini “makul süre” olarak kabul etmemektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargılama sürecinde başta ülkemiz olmak üzere birçok ülke ile en çok Sözleşme İhlali çıkan konu tutuklulukta makul sürenin aşılması konusudur. Son günlerde tutuklu milletvekilleri için sıklıkla gündeme getirilen bu husustaki tespitlere iştirak edilmekle birlikte, bu husus sadece tutuklu milletvekillerini ilgilendirmemektedir. Son dönemde tutukluluk nedenleri oluşmadığı halde topluca yapılan tutuklamalara veya var olan delillere göre yapılan tutuklamalarda tutukluluk nedenleri ortadan kalktığı halde tutukluluğun ceza gibi uygulanmaya devam edilmesi hallerinde tutukluluktaki makul sürenin aşılmış olması nedeniyle olası mahkemeye başvurularda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yüklü miktarlarda Tazminata mahkûm olacağı aşikârdır.
Tutuklama konusunda Türkiye ile AİHM arasındaki uyumsuzluklar kısmen yasalardan, daha çok olmakla birlikte kısmen uygulamadan kaynaklanmaktadır. Yasadan kaynaklanan bir uyumsuzluk CMK 100/3 maddedir. Bu madde katalog suçları içermektedir. Bu maddeye giren tutuklamalarda, diğer tutuklamalardan farklı olarak, kaçma, kanıtları karartma, tanıklar üzerinde baskı yapma kuşkuları gibi nedenler aranmamakta, bu maddeye giren şüphelilerin serbest bırakıldıkları takdirde kaçacakları ya da kanıtları karartacakları varsayılmaktadır.
Tutukluluğun böyle bir varsayıma dayandırılması AİHM içtihadına aykırıdır. AİHM’ye göre, esas olan yargılamanın tutuksuz yapılmasıdır. Tutukluluğun devamı için makul bir şüphe bulunması yanında kaçma, kanıtları karartma, yeni bir suç işleme gibi olguların bulunması ve bunların somut verilere dayanması gerekmektedir. Ayrıca, bunlardan bağımsız olarak, tutukluluğun makul bir süreyi aşmaması aranmakta, bu ilkeler, CMK’da olduğu gibi, suçun niteliğine göre değişiklik göstermemektedir. Dolayısıyla yargıcın katalog suçlara giren tutuklamalarda, tutukluluğun devamına karar verirken kaçma ya da kanıtları karartma tehlikesi olup olmadığını incelemeden karar vermesi Sözleşme’nin 5/3 maddesinin ihlaline yol açmaktadır.
Sonuç olarak; tutuklulukta makul sürenin aşılmış olması sadece milletvekili seçilen tutuklular için değil, süreyi aşan diğer tutuklular içinde geçerlidir. 90.maddenin son fıkrası hükmünü uygulayarak tahliye kararı verecek herhangi bir hâkime de bu konuda kimsenin söyleyecek sözü olamaz. Bu sürecin uygulanmaması ve hatta uygulanmamakta diretilmesi ise söz konusu Silivri davalarının siyasi olduğunun somut bir göstergesi olmaktadır.
Silivri sürecinde uygulanacak her aşamanın KCK davalarında da uygulanmalarının istenebileceği gerçeğini de göz ardı etmemek gerektiği, asıl hedefin Türk Silahlı Kuvvetlerinin itibarsızlaştırılması olduğu gerçeğini unutmamakla birlikte PKK ve yan kuruluşları üyelerine kapsamlı bir affın alt yapısının oluşturulmasının planlandığı da her an hafızalarda tutulmalıdır.