Busra

Cumartesi sabahı hepimiz söylenen saatte kahvaltı salonunda buluşuyoruz. Açık büfe hazırlanmış kahvaltı salonu şık ve aydınlık. Çok seçenekli ikramlar içinden olabildiğince tanıdık olanları tercih ediyorum. Palmira ‘daki kahvaltıdan sonra zeytini seçeneklerden çıkarmış bulunmaktayım. Peynir, reçeller, kek, yeşillikler en genel tercihlerimiz oluyor. Ve poşet çaylar kahvaltımıza eşlik etmeye devam ediyor.Bu günkü ilk durağımız Busra. Akşamdan kalma yağmur çisil çisil yağmaya devam ediyor. Sabah serinliğine karışan yağmur havasını otobüsümüzün sıcaklığından izleyerek yola koyuluyoruz. Otelin bulunduğu Yayla dedikleri semtte yapılaşmanın yeni olduğu görülüyor.

Çoğu iki katlı ya da üç katlı müstakil, geniş bahçeli villalar şeklinde sıralanıyor buradaki evler. Bir kısmında oturulmakta pek çoğu ise yapım halinde. Yokuş aşağı indiğimiz yolda villların bitiminde Şam’ın dış mahallelerinden geçiyoruz ve uyku mahmuru evleri ardımızda bırakıp yaklaşık 135 km. olan Busra yoluna yöneliyoruz.Hıristiyanların çoklukla yaşadığı Şam surlarının olduğu mahalleden geçerken camii ve kiliseyi bir arda görebiliyoruz. Şam-Busra arasındaki üç şeritli yol kenarlarında yer yer palmiye ve akasya ağaçları yol arkadaşlığı yapıyorlar bizlerle. Yol boyu mahallelerde bazen kalabalık apartmanlar bazen tek katlı ya da iki katlı evler görüyoruz. Değişmeyen tek şey evlerin taş olması, dış boyaları olmaması ve is renginin duvarlara yapışmış olması.

Evlerin seyrekleştiği alanlarda ‘saffara’ bahçeleri yer alıyor. Rehberimiz evlerin dış görünüşünün bizi yanıltmamasını, içlerinin genellikle şataftlı, gösterişli döşenmiş olduğunu gittiği birkaç evde gördüğünü belirtiyor.Bir süre sonra sanayi bölgesinden geçiyoruz. Yolun iki tarafında yer alan sanayii kuruluşları arasında yer yer çamlıklar görülürken bir düzlükte konaklamış olan sekiz ya da on kadar çadırın bedevilere ait olduğunu belirtiyor rehberimiz. Yol Ürdün yönüne döndüğünde iki yanda düz ovalar uzanıyor, uzaktaki dağların ise volkanik dağlar olduğunu öğreniyoruz. Şam ‘daki özel üniversitelerin büyük bir bölümü bu yol üzerinde yer alıyor.Sayda’dan geçtiğimiz sırada yağmur durmuş bulunmakta. Genelde zeytinlikler ve zeytin bahçeleri arsında tek katlı , iki katlı yeni yapıldıkları belli olan evler yer alıyor.Busra arap yarımadasından geçenlerin oluşturduğu bir eski dönem kenti. Bizans ve Roma uygarlıkları buradan geçmiş. Bir Arap kavmi olan Nebatlar bin yıl kadar burada hüküm sürmüşler.

Hz. Muhammet çocukluğunda Busra’ya geldiği için Müslümanlar bakımından önemli sayılıyor. “Muhammet henüz çocuk yaşlardadır. Amcası Ebu Talip’in ticaret kervanı ile Busra’ya gelir. Kervan şehrin dışında bir handa konaklar. O zaman burada büyük bir manastır ve manastırda görev yapan Rahip Bahira vardır. Rahip kervanın üzerinde bir bulut görür ki bu durumu kutsal kitapta gösterilen mucizeler ile yorumlar. ( Muhammet’in doğumu ile mecusinin ateşi söndü …) Kervanda kutsal birinin olduğunu bilir. Kervanı konuk olarak davet eder. Ebu Talip duruma şaşırır. Daha öncede gelmiştir ama rahibin ilgisini görmemiştir. Muhammet kervana bekçi olarak bırakılır. Konuklar geldiğinde rahip içlerinden birinin eksik olduğunu söyler ve onun da getirilmesini ister. Bu çocuk kimin ? diye sorar rahip, Ebu Talip benim der. Rahip ,doğru söyle der.

Ebu Talip kan olarak benim der. Rahip tüm kervanı konuk eder ve ağırlar, Ebu Talip’e çocuğun Şam’a götürülmemesini, zarar görebileceğini söyler. Bunun üzerine kervan mallarını orada satar ve geriye döner.”İslamiyetten sonra buraya mescit yapılmış ve ticarete gelen kervanlar burada konaklamış. Kervanın konakladığı ve Hz. Muhammet’in amcası ile birlikte kaldığı hanın kalıntıları halen durmakta. Bazı bölümler korunmuş durumda.Antik kalıntılar içinde gezimizi sürdürüyoruz.

634 yılında Suriye’nin Müslümanlarca fethinden sonra camiye çevrilen kilise, memluk hamamı kalıntıları, bizdeki Kız Kulesi efsanesine benzer bir efsanesi olan bir kule kalıntısı, Su Hurisi Mabedi denilen bir tapınaktan kalan dört sütun, sıcak su-ılık su-soğuk su odaları olan Roma Hamamı kalıntılarını görüyoruz önce. Sonra sıra Busra kalesi ve anifi tiyatrosuna geliyor. Burada giriş ücretli. Tiyatro önce, kale daha sonra yapılmış. Kalenin 800 yıllık tiyatronun 1200 yıllık olduğu söyleniyor. Güneşten ve yağmurdan korunmak için zamanında tiyatronun üstünün ipek örtü ile kapatıldığı söyleniyor. Gezdiğimiz tüm kalıntılar yüzlerce yıllık izleri günümüze taşıyor. Seller, depremler, yangınlar, yağmalar görmüş bu duvarlar kendi sessizliklerinde geçmişin seslenişi olarak duruyor karşımızda. Bu ustalık karşısında şaşkınlığa düşmekten alamıyorum kendimi.

Yağmur sonrası bir ışıltı ile aydınlanıyor Busra meydanı. Meydanın biryanındaki parkı çevreleyen palmiyelerin yaprak uçlarında saydam boncuklar gibi parıldıyor su damlacıkları. Parkın kenarına tezgah kurmuş satıcılar nar suyu satıyorlar. (nar suyu satımı yaygın). Satıcıların ısrarlı davetinden kendimizi kurtarıp hep birlikte dönüş yolu için otobüsümüze yerleşiyoruz. Şam’a döndüğümüzde Emeviye Camii ziyaretimizi yapacağımızı ardından serbest zamanımız olacağını söylüyor rehberimiz.Yazımızın devamında Emeviye Camii‘nin büyüleyici ortamını birlikte gezelim.